Son Zenne

Son Zenne, adından da anlaşılacağı üzere bir zenne’nin dramatik hikayesini anlatıyor.

Oyun zenne rolündeki Yarkın Ünsal’ın keyifli dansıyla başlıyor. Oyun öyle gidecek derken, gergin bir hava esiyor, küfürler gırla gidiyor. Bu bazılarını rahatsız etse de, o dünyanın dilini yansıtması açısından doğru bir tercih.

Görmemeye çalıştığımız, duyunca kulaklarımızı tıkadığımız, umursamadığımız ensest ilişkileri, aile içi şiddeti, kadınların ikinci sınıflığı, eşcinselliği ile barışamamış bunu gizlemek için ağır abi maskesini takmış kişilerin zulümleri ve eşcinselliği ile barışık yaşamaya gayret eden zennenin Türkiye’de ki dramı… Tüm bu etkili ve dramatik hikayeleri yaşamış karakterlerine rağmen klasik bir gidişatı var Son Zenne’nin. Bir süre sonra karakterlerin hikayeleri ortaya çıktıkça nasıl ilerleyebileceğine dair tahminler kişiyi yanıltmıyor ve zaten sonu beklenmedik bir sonla da bitmiyor. Tüm bu klasik yapısına rağmen, son replik edilir edilmez tereddütsüz ayağa kalkıp alkışlamaya başlıyorsun. Oyuncular öyle güçlü performanslar sergiliyorlar ki, hikayenin o klasik yapısını başka bir noktaya taşıyorlar. Vasat bir oyunculuk olsa belki de, burun kıvrılıp verilen paraya ve zamana acınabilirdi.

Kimine göre sarsıcı bir son, kimine göre tahmini zor olmadığı için klasik. Ben klasik diyenlerdenim. Sürprizsiz ancak etkili. Özellikle Yarkın Ünsal’ın güçlü oyunuyla o klasik son etkili bir noktaya taşınmış.

Bu noktada Yarkın Ünsal içinde ayrı bir cümle etmek gerekiyor. Böylesine içten, böylesine güçlü bir performans gerçekten az bulunur nitelikte. Sarhoş  olup, saygıyla ayağa kalkıp alkışlıyorsunuz ve oyun metni eleştirisiyle değil, “Nasıl oynadı lan öyle,” cümleleriyle çıkıyorsunuz oyundan. Diğer oyuncuları da es geçmemek gerek. Sevtap Özaltun ve Cansu Fırıncı’da oldukça iyi oyunculuk sergiliyorlar.

Oyundan metin eleştirisiyle çıkılmasa da, bir iki nokta dikkati çekiyor. Oyunun başındaki eşcinsel sevişmesi yumuşacık geçiliyor. Oysaki o sahne tokat gibi yüzümüze çarpmalıydı. Oyuncular sahnede sevişmeyeceğine göre, tüm ışıklar karartılıp, şiddetli inlemeler, itirazlar, küfürlerle sahnenin sertlik dozu arttırılabilirdi ancak bu yola başvurulmamış. Kaderin tokadını yemiş zenne ile naif anadolu kızı arasında geçen bazı diyaloglarsa fazlasıyla kitap cümlesi kokuyordu ve bu sebeple, bazı dramatik sahneleri izlerken “kimse böyle konuşmuyor ki,” dedirtti. Karakterlerin ve dramanın izleyiciye geçmesi açısından küfür samimiyetinin yanında, naif anadolu kızının da kendine has diliyle o diyaloglar gerçekleşseydi daha az kusurlu bir metne dönüşebilirdi.

Son olarak da, 99 yılındaki depremde 14 yaşında olan zennenin yaşı kolayca 32 olarak hesaplanabiliyor. 32 yaşındaki bir zenne henüz yirmilerin başındaki bir naiflikle işleniyor. Bu rahatsız ediyor mu? Hayır. Zennemiz zaten naif, zaten çocuksu, zaten saf ancak kabul etmek gerekir ki, 14 yaşından 32 yaşına kadar da bir görüp geçirmişliği olmalıydı ve bazı tepkileri/cümleleri de bu görüp geçirmişlik üzerinden verilmeliydi. Benzer sorun yakın yaş grubunda olan naif anadolu kızı içinde geçerli. Eğer tepkiler değiştirilemiyor ve oyun kurgusunu bozacak duruma geliyorsa, o zaman oyun içinde karakterlerin hikayelerinin açıldığı noktada 99 yalındaki yaşları bir nebze küçültülebilir ve o yaş grubu için geçmiş hikayesi bir nebze işlenip (nerede barındı, kim/hangi kurum himayesine aldı, orda neler oldu ve sonra nasıl eniştesi devreye girip onu geri aldı gibi) iki replik eklemesiyle karakterler en azından yirmili yaşlarının ortasına çekilebilir.

Son Zenne yine de, oynadığı her sezon bir kez gidilebilinecek nitelikte bir oyun. Etkili, hoş ve sarhoş edici. Oyunu izlerken yukarıdaki eleştiriler akıla bile gelmiyor. Tek yaptığın ayağa kalkıp keyifle alkışlamak oluyor.

Gidiniz, gittikten sonra da çevrenize tavsiye ediniz ki böyle tiyatrolar ve oyuncular yaşasın.

Yazan, yöneten: Serdar Saatman
Hikaye: Nilüfer Bıyıklı
Oyuncular: Yarkın Ünsal, Sevtap Özaltun, Cansu Fırıncı
Dekor, kostüm tasarım: Oğuz Şahin
Işık tasarım: Onur Alagöz
Koreografi: Uğur Can Arıkan
Fotoğraf: Fethi Karaduman
Afiş tasarım: Berkcan Okar
Genel Sanat Yönetmeni: Levent Özdilek

Dünya değişime hazırlanıyor

Fransız devrimi nasıl bir günde gerçekleşmediyse, oluşacak yenidünya düzeninin de alt yapısını oluşturan bir dizi olaylara şahit oluyoruz. Küreselleşme ve sınırların kalkması rüyası yavaş yavaş devrini tamamlıyor.

Bireysel hak ve özgürlükler, ülke sınırları içinde yaşayanlara tanınmış eşitlik ilkeleri, şekil değiştirmeye başlayacak. 7 ocak 2015 Paris Charlie Hebdo katliamı’nı ise tarih önemli bir dönüm noktası olarak anacak.

Avrupa’da yaşayan göçmenlerin bir süre sonra asimile olacakları ve ülke düzeniyle uyum içine gelerek faydalı birer birey olacakları hayali yok oluyor. Göçmenler asimile olmadığı gibi, kendi bölgelerinde çoğunluğu elde edip, kendi kültürlerini yaşattılar. Ülke refah ve özgürlük içinde yaşarken, göçmelerin pek çoğu kaybolup gitti. Hem ülkenin onlara sunduğu hak ve özgürlüklerden yararlandılar, hem de ülkeye uyum sağlayamayıp çoğu kültürel sıkışmışlık içinde kalakaldı.

Özellikle IŞİD ve Boko Haram gibi terör örgütleri, bu ait olamamış, sıkışmış, hayatta bir kez olsun önemsenmek, fark edilmek isteyen gençlere tutunacak bir dal verdi. “Gelin öldürelim, kafa keselim, bizi önemsemeyenler bizden korksunlar, eey sen hiç önemsenmemiş kişi, katıl bize ve korksunlar senden,” söylemi pek çok taraftar topladı. Bu terör gruplarının beklenmedik cazibesi tam da buradan geliyor. İster cahil deyin, ister beyni yıkanmış, yine de pek çok ülkede var olan tutunamayan Müslüman gençler bu terör örgütlerinin üyesi oluyor ya da sempatizanı.

Dünya bir güncük bile önemsenmek isteyen 7,5 milyar insan için fazla kalabalık. Pek çoğumuza, o bir güncük sıra gelmiyor bile ve bu örgütler, onlara bu şansı veriyor(!)

Bu gruplar böyle giderse (ki gideceğe benziyor) Avrupa’da artan sağ görüş yavaş yavaş temel bulacak ve ırkçılık artacak. Avrupa ülkeleri, “Madem benim olanaklarımdan, refahımdan, özgürlüklerimden faydalanıyorsun, gelip benim ülkemde terör yapamazsın,” demeye başlayacak. Göçmenler, faydalılar ve faydasızlar (asimile olmuş, uyum içinde yaşayanlar vs) olarak ikiye bölünecek ve diğerleri için yaptırımlar gelmeye başlanacak. Bu yaptırımlar sonucu elbette isyanlar çıkacak, isyanlar çıktıkça, “Bakın gördünüz mü,” denilecek ve daha da sert kanunlar çıkacak. Ve bir gün, “Git kendi ülkende isyan et, bizim refah içinde yaşayan sokaklarımızdan uzak dur,” söylemleriyle, bir soykırım edasıyla binlerce kişi ülkelerine geri dönmeleri için zorlanacak.

Çünkü küresel ısınma sonucu arka arkaya gerçekleşecek kuraklıklar, yetmeyen kaynaklar, ülke dengelerini de bozacak ve kalabalık olan nüfuslarını azaltmak için, zaten uyum sağlayamamış ve uyum sağlayamadıkları gibi ülkede özgür düşüncelere katliam yapan kesimleri hedef alacaklar. Ne olacaksa, ilk göçmenlere olacak.

Önümüzdeki seneler, bunların temellendirildiği yıllar olacak. Sonraki dönemde bunların yavaş yavaş yaşanıp, ardından büyük değişiklerin olacağını göreceğiz. Yepyeni ideoloji ve düşünceler üzerine kurulu yeni bir dünya, ama bu sefer, birbirlerinden tam olarak ayrışmış. Refah içinde olanlar ve olmayanlar olarak.

Ve insanlar, şimdi nasıl şimdiki yadsınamaz özgürlükleri savunuyorsa, gelecekte çocuklarımız bambaşka özgürlük biçimlerini savunacaklar ve belki de haklı olacaklar.

Tek adam, tek doğru

Savaşlar, ülke kurma mücadeleleri, inandığı şeye göre ülkede devrimler yapma, derken bir sürü unvanı var Atatürk’ün. Devrimci, başkomutan, lider, ilk cumhurbaşkanı vs. Ülkede pek çok kişinin ebedi lideri.

Alkol düzenlemesi, kürtaj söylemleri, eğitim reformları, barış süreci, türbanın kamuya girmesi, onun için devrimleri temsil ediyor. Sen, ben, o inanmayabilir, gülebilir, kulak ardı edebilir ama pek çok kesim için bunlar bir devrim özelliği taşıyor.

Komşularımızla neden kavgalıyız? Ülke içindeki bu gerginlik neden? Bitmeyen darbe cümleleri, herkes bize karşı söylemleri ne için? Peki ya, “Bu süreç yeni bir İstiklal Savaşı mücadelesidir,” denmesinin sebebi? Başkomutan olma sevdası. Yıllar sonra, “kimlerle savaştı, kimlerle mücadele etti, başkomutan edasıyla,” densin diye. O, tek başına bir başkomutan gibi bunlarla savaştı ve göğüs gerdi.

Partisini tek adamlıkla yönetiyor, kimine göre despot, otoriter; kendisine göre, “Ülke için doğruları tayin edebilecek yeterlilikteki tek adam.” Lider.

İster beğenin, ister beğenmeyin, yapılanları doğru bulun ya da bulmayın, Atatürk’ün tüm yaptıklarını kendi doğrularına göre yapmak ve Atatürk’ün tüm unvanlarına sahip olmak istiyor. Bu yüzdendir doksan sene önceki teknolojiyi, ülkenin o dönemki zorluklarını ve ekonomisini düşünmeden,  “Asıl biz demir ağlarla ülkeyi ördük,” demesi. Onu bile kıskanıyor.

Şimdi, siz sanıyor musunuz ki, Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı olarak anılmak isteyeceğini. Şimdi yapmaya çalışacak ama yapamazsa bir sonraki seçimde kesinlikle; “ilk” ve “birinci” unvanlarını almak isteyecek. Türkiye Cumhuriyetinin ilk başkanı ve pek çok kişinin ebedi lideri.

2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar yasaları değiştirmezse üzüleceğini sanmam, bir sonrakinde kesinlikle değiştirmeye çalışacak ve son cumhurbaşkanı unvanını da böylece cebine koymuş olacak. Ortada onun için yine bir kayıp söz konusu olmayacak.

Bu uğurda yatıklarını yapacaklarını asla ahlaksızlık, kötülük, diktatörlük olarak görmeyecek. Çünkü o tek adam, tek doğru.

Türkiye’nin aydınlık yüzü…

2020 Olimpiyatını alamamak bir tarafa, kişisel olarak önce olimpiyat komitesine, ardından spor bakanına ve tüm bunları kontrol eden başbakana bir soru sormak isterdim.
Tüm muhafazakarların da bu soruyu soracağını düşünerek…
“Tüm katılımcı ülkeler, şehirlerine ve ülkelerine ait gerek kültürel, gerek sosyal, gerek bilimsel yapıları, olguları, gerçekleri, parlatarak sunuyor. Biz insanımızla, yapılanmamızla, kültürümüzle buyuz, deniliyor.
Her ülke kendine ait aydınlık tarafları gösteriyor.
Bu yadsınamaz gerçekler dahilinde, 2020 Olimpiyat tanıtım videosunda İstanbul’u anlatırken neden tek bir karede türbanlı vardır? Nüfusunun çoğunluğu müslüman olan ülkemizde, İstanbul’da türbanlı oranı %1 midir? Kara çarşaflı kadın oranı ise sıfır mıdır? Cübbeli, sakallı erkekler hiç yoklar mıdır ki, videonun toplamında %1 bile yer kaplamayan oranda muhafazakar kesim gösterilmedi? Türbanlı kadınlarımızın çok çektiğini ve küçümsendiğini düşünen hükümetimiz, türbandan, çarşaftan, cübbeden ve çember sakallı kişilerden utanmakta mıdır?
Türkiye’nin aydınlık yüzü başı açık kadınlar ve çağdaş görünümlü erkekler ise gösterilmeyen taraf ülkemizin/şehrimizin karanlık yüzü müdür?”
Tanıtım videolarını izlerken, başka bir şehir izliyormuş hissine kapılınca merak ettim…
Tansu Yalkın

Spor Savcısına Sorular

Sevgili spor savcısı…
Görevin nedir? Kimleri içeri atacaksın? Neye göre ceza kesip, soruşturma başlatacaksın? diye sormak istedim…

Her yer Taksim, her yer direniş,” diye 15 saniye bağırılınca mı soruşturma açarsın yoksa 120 saniye bağırılınca mi?
Tüm stat başka tezahürat yaparken, iki kişi kendince bağırsa ve sen bunları kamerada görüp tespit etsen, ertesi gün evlerinden alır mısın o kişileri?
Kahrolsun bazı şeyler,” tezahüratı, siz savcılar için siyasi bir slogan mıdır mesela?
Ya da,
Tüm stat üç dakika boyunca sussa ve protestosunu böyle yapsa, sustular diye soruşturma mı açarsın?
Peki ya,
Tayyip çok yaşa, başımızdan ayrılma,” diye tüm stat bağırsa, kinaye olduğunu nereden anlarsın?
Belki,
Tüm stat, “her yer …., her yer …,” diyecek ve noktalı yerlerde susacak… Noktalı yerleri sen mi dolduracaksın da suçlayacaksın insanları?

Ah be spor savcısı işin çok zor.
Hakan Şükür milletvekili olduğu halde spor yorumculuğu yaparsa, Hakan Şükür’ü şikayet edip soruşturma başlatmak zorunda kalabilirsin, zira pek çok kişi onu orada yorumcu olarak değil, siyasetçi olarak görebilir ve belli bir kesimi tahrik etmekten içeri atmak zorunda kalabilirsin?
Yapar mısın bunu?

Başbakan dahil, herhangi bir milletvekili-bakan, protokol tribününde maç izlese, varlığı ile stadı tahrik etmesine ses çıkartacak mısın? Bu kadar ileri nasıl gideceksin?
Başbakan ya da bir vekil bir final sonrası kazanana kupa verse, siyasi kimliği ile orada bulunup kupa vermekten soruşturma açılacak mı? Zira bazı kişileri kişileri varlığı ile tahrik edebilir.
Kasımpaşa kulübünün Recep Tayyip Erdoğan isimli stadyumu için, “İsmini değiştirin, spor ve siyaset yan yana gelmez,” diyecek misin?
Başbakanımız “Ben Fenerbahçe taraftarıyım,” diyemeyecek mi? Fener atkısını boynuna dolayıp iki demeç verse tavrın ne olacak?

Kulüplerin ve Futbol Federasyonu’nun basiretsizliğini fırsat bilip, spora müdahale etmeyi kollayan siyaset yüzünden orada bulunduğunu biliyorum sayın savcı. Varlığın zaten siyasi bir yapılanma iken, sen nasıl statlarda bizi izleyeceksin?

“Varlığım siyasi nedenden ötürü,” diye kendine soruşturmayı açar mısın, burada ne işim var diye?

Tansu Yalkın

Popüler kültür insanıyım, o zaman bilirkişiyim

Geçen hafta bir programdaydı Gani Müjde. Bilirkişiydi, konuşuyordu senaryodan, dizilerden, televizyonculuktan, mizahtan, yazmaktan. Zannedersiniz ki Türk televizyon tarihinin en iyi dizileri, filmleri elinden çıkmış.

Bir dönem yenilikçi olup -özellikle mizah alanında- ünlenmiş kişiler, hala piyasada. 90’lardaydı sarhoş taklitlerine gülmeler, dil sürçmelerine kahkaha atıp, ciddi bir sohbete kulak misafiri olurken, yanlış anlayıp bunu cinsel ilişki konuşması olarak algılamalar. Levent Kırca, Nejat Uygur gibi efsaneler, 2000’lere bu yüzden taşınmadı. Teknoloji gibi, mizah anlayışı da hızla değişiyor, gelişiyor. Adapte olursan ne ala, olamazsan güle güle…

Peynir Gemisi o dönemin en iyi mizah yazılarını barındırıyordu. 36 program ve dizide imzası oldu. 12 kitap, 6 sahne gösterisi, 3 film, 2 Tiyatro oyunu, yazdı. 6 program sunuculuğu ve 17 ayrı kurumda yazı yazmış birisi olarak şu an için 53 yaşında olan Gani Müjde’nin ne kadar verimli olduğu ortada. Düşünün ki, dünyadan ve yeniliklerden haberdar olmak için hem okuyacaksınız, hem izleyeceksiniz, hem kendinizi geliştireceksiniz, hem de yazacaksınız… Android olunsa bir nebze. Tükenmezkalem isminde yarattığı şirketinin üzerinden kazandığı kariyer, ün ve para.

Bayanlar Baylar, Selena, Pis Yedili, Harem gibi başlıca işlere imza atan; Arabesk kendi döneminde tuttuğu için, Kahpe Bizans gibi bir örneği yazan kişinin bu kadar el üstünde tutulması ilginç değil. Sadece popüler kültür ve alt kültüre hizmet eden bir kişi olan Gani Müjde’nin Amerikan ve İngiliz komedi dizilerini övüp, “Türkiye’de böyle işler yapmanın imkanı yok,” demesi biraz ilginç. İlginç çünkü kendisinin duran saat misali, bir kaç kaliteli işi var; ilginç çünkü kaliteye dair bir çabası dahi gözlemlenebilmiş değil.

Türkiye’de yabancı diziler gibi işler çıkartmanın imkanı yok,” diyorsa bir insan ve bunu da Gani Müjde gibi piyasada ismi olan birisi diyorsa, bu demektir ki, “Ben de yapabilirim ama yapmıyorum/yapamıyorum/yaptırılmıyorum,” ya da “Türk insanının zekası bu tür işleri kaldırmaz.”

Direniş zekası bize gösterdi ki, kimse aptal değil. Gani Müjde’nin dediği gibi o diziler, projeler yapılamaz, izlenemez durumda hiç değil. Gençler alternatif şeyler arıyor ve kanallarını yaratıyorlar. Sadece o ve onun gibiler bizlerin zekasını küçümsercesine yazmaya devam ettiği ve alternatifler üretmediği sürece, bunun yapılamaz olduğu varsayımı ortada duracak.

Gani Müjde ilk zamanlarda piyasa da yer edinmek, kabul görmek ve süreklilik sağlamak açısından pek çok piyasa işi yapmış olabilir. Piyasa ismi olmadığı için iyi işleri okunmadan çöpe atılmış ve yok olmuş benim gibi ümitsiz senarist dolu ve yeni kişilerin çok az alternatifi var. Bunlardan birisi de, piyasa işi yapmak ve okunması için dua etmek. Çünkü yeni senaristlerin amacı, iyi iş çıkartmak için, önce piyasa işleriyle piyasaya adım atıp kendini kabul ettirmek. Sistem bu.

Türkiye’de Amerikan İngiliz dizileri tadında dizilerin çıkması değil ilginç olan, zamanında Peynir Gemisi zekasını ortaya çıkartmış bir zekanın, para/şöhret büyüsüne bu kadar kolay kapılıp ardı arkası kesilmez şekilde popüler kültür dizileri/filmleri yazıp, “Türkiye’de iyi iş yapılamaz,” noktasına gelmektir. Bu, ya işin kolaycılığına kaçmaktır ya da ortada Peynir Gemisi zekası hiç olmamıştır.

Popüler kültür insanlarının bilirkişi gibi davranmasına izin verdiğimiz sürece, o şekilde yönlendirilip, o şekilde yönetilmek kaçınılmaz sonumuz olacak. Gerçek bilirkişileri ise asla tanıyamayacağız…

Tansu Yalkın

Şşt demokrasi, orada mısın?

Hükûmet yanlısı kişilerin ağzında bir laf, “Toplum demokratik hakkını kullandı. Demokrasilerde olması gereken bir süreç ama artık bu iş uzadı, amacından saptı.”

İktidar, “Demokratik hakkınızı kullandınız, haydi şimdi evlere dağılın,” diyor. Dır dır eden kişi karşısında umursamadan, “Hı, hıı,” deyip, yine bildiğini okuyacak olan kişiler gibi. İnsanların sürekli meydanlarda toplanma sebebi, yine aynı teranenin (hatta daha şiddetli yaptırımların) olacağını bilmesi.
İnsanlar biliyor ki, demokratik ülkelerde bu kadar kişi sokağa döküldüğünde vali istifa eder, belki belediye başkanı, olmadı emniyet müdürü, bilemedin bir bakan, görevini bırakır. Utanır.
Düşünün ki bu durum, “Ayakların baş olması,” diye yorumlanıyor.
İnsanlar biliyor, şiddetin cezasız kalmaması gerektiğini, ecelsiz her ölümün katilleri olduğunu, cadı avını, baskıları, pişkinliği, yandaşlığı, çıkarcılığı, ve neler yapılabilecekken yapılmadığını.
Düşünün ki bu durum, “faiz lobisine, ülkenin iyiye gitmesini hazmedemeyen, her iyi girişime karşı durup, demokrasi adı altında yağmacılık yapanlara ve azınlığın çoğunluğa uyguladığı yaptırımlara karşı bir savunma,” olarak yorumlanıyor.

Demokratik haklarını kullanıyor insanlar ama karşıda dinleyen olmadığı sürece bu mücadele bitmiyor.

Bir diğer laf, “Seçimle gelindi.” “O zaman sandığa gömün bizi.” “Er meydanı sandıktır.”
“İktidar mücadelesi sandıkta, demokrasi mücadelesi meydanlarda yapılır.”
Çift rakamlı yüzdelere sahip seçim barajı ile demokratik bir seçimden söz edilemeyeceğini, en aptalı bile biliyorken, seçimleri işaret etmek komedidir. Demokrasi söylemi böyle bir yüzdenin arkasında yapılmaz, yapılamaz.
Seçimle gelenlerin görevi, “Çoğunluğun despotluğunu azınlığa yaşatmak,” değil; tam tersi, onlara kulak verip haklarını korumaktır.

Demokrasi iki söyleme sıkışmış.
Demokratik haklarını kullandılar, haydi şimdi dağılın. Kış kış…
Seçimde görüşürüz. Seçim, seçim, seçim.

Bir ülke bu denli sıkışmışsa, tek bir çözüm vardır.
Ülkenin kültüründe çok yeri olmayan ama olmaya başlaması gereken, grev
Karşınızda kibirli ve benbilirimci bir iktidar varsa, ancak kapitalist düzenin çarkları dönmediğinde (durma tehdidi ile karşılaştığında) iktidarın dikkatini çekersiniz. Çünkü çarklar yoksa, onlar da yokturlar, varlık sebeplerini kaybetmek istemezler.
Ayakların baş olması değildir bu, ayakların adımları/yürüyüşü sayesinde başın ilerlediğinin keşfidir. Ayak durursa, baş onu yürütmek için emirler verecektir elbet, ama aradaki bağlantılar kopmuşsa, baş istediği kadar emir versin, ayağına istediğini yaptıramayacak ve ayağını kopartıp atamayacağı için bir gün, “Ayağıma ne oldu?” merakıyla ona dokunacak ve onu iyileştirmek için harekete geçecektir.

Tansu Yalkın
Not: Bu yazıdaki ülke kurgulanmış bir ülkedir. “Halkın sürekli sokağa çıktığı, iktidarın ise umursamadığı bir ülke yapısında, halk nasıl çözüm üretir?”, sorusu sorulmuştur. Gerçek ülke ve kişilerle yakından uzaktan bir alakası yoktur.

Hangi demokrasi?

Demokrasi geride kalan bir kişinin hakları için değil çoğunluğun despotluğa varan yönetim biçimi sanılıyor. Din temellerine oturtulmuş ve bilinçli olarak cahil bırakılmış halk, biat kültürüyle koşulsuzca itaat ediyor. AKP’nin belli bir tabanı var ve bu taban üçer çocukla birlikte biat kültürüne eklenip duruyor. Üstüne yine AKP’nin işine geldiği için değiştirmediği ve muhalefetin nedendir bilinmez umursamadığı %10’luk seçim barajı belli bir kesimin mecliste temsil edilmesine imkan bırakmıyor. Varsa yoksa AKP, CHP, MHP ve BDP…

Varsayalım ki başbakan haklı ve Gezi Parkı başlığı altında toplanıp “yeter artık, duy sesimizi,” diyenlerin sayısı bir avuç insan. 56-57 milyonluk seçmenden sadece 1 milyonu çapulcu (sayının daha fazla olduğunu bilmekle beraber, iyice küçültelim). Bu bir milyonluk kitleyi mecliste temsil eden bir parti var mı?
Yok.
Direnişçiler seçimlerde kime oy verecek?
BDP’ye mi? Onun tabanı zaten belli, bu süreçte bazı sempatizanları olabilir ama ne kadar ihtimal dahilinde?
MHP desen, ağaçlar kesilirken dozerlerin önüne atlayan ülkesini sevdiğini söyleyen, milliyetçi milletvekilleri değildi. Bunun herkes farkında.
Yoksa, oylar bölünmesin mantığı ile istemeye istemeye verilen, muhalefet yapmasını bilmeyen, beceriksiz, pasif, CHP’ye mi?

Alternatif var mı?
Yok.

Seçime kadar çıkar mı bilinmez ancak seçimlere kadar bu kitlenin mecliste temsiliyeti ne kadar güçlü olabilir düşünmek gerek. Her partinin tabanı takım tutar gibi parti desteklerken, demokrasi diye adlandırılan ve %10’luk seçim barajını barındıran sistemde AKP’nin yine birinci parti olarak çıkması kimseyi şaşırtmamalı.

Bu direniş AKP oylarını ne kadar törpülemiş olabilir, yarısını mı? %25… Yoksa yarısından fazlasını mı? %20 yeterli mi? Bunlar kanımca iyimser tahminler. Umarım yanılırım ancak yanılsam bile birinci parti kim olacak? AKP dışında tek başına hükumet kurabilecek güç hangisi? CHP’mi? Yoksa bir koalisyon hükumeti mi direnişe anlam katacak?

Hangi partiye sempati beslersek besleyelim, hangi düşüncede olursak olalım %10’luk seçim barajı olan bir ülkede demokrasiden söz edilemez.

Bu direniş, siyasal bir parti örgütlenmesi adı altında toplanmadığı ve mecliste güçlü bir şekilde temsil edilmediği sürece despotlukla yönetileceğiz. Hem de tarihte eşi görülmemiş baskılarla.

Dirilişe Dair…

Her şey çadırlarında uyuyan 50-60 kişiye sıkılan gazla başladı. “Uyuyan ve hiçbir şey yapmayan halka sıkılan gaz,” ani baskın(-lar).
Polisin bir grubu nasıl güç kullanmadan dağıtacağını bilmediği için ellerine verilen biber gazlarını her fırsatta kullanması sonucu vicdanlar artık sızlamaya başladı. Çünkü onlar sadece uyuyordu ve bir gün uyuyan vicdanlar uyandı.

Önce binler, sonra on binler ardından yüz binler ve bir gün milyonlar sokaklara döküldü. Bir meydanda başladı, şehirlere yayıldı ardından semtlere. Binlerce kişi sokaklardaydı, Başbakan her söyleminde eli arttırdı ve her söylemin ardından binlerce kişi gerildi. Alkol düzenlemesinin ne demek olduğunu bu halk biliyordu çünkü. Metroda “ahlak kurallarına uyunuz,” uyarıları, antrenmandan çıkmış ve şort giydiği için otobüste sıkıştırılmış sporcu kızı, başbakanın oğlunun ehliyetsiz araba kullandığı için ölümle sonuçlanan bir kazaya sebebiyet vermesi, gemicikler, tiyatroda sakız çiğnediler, internet sansürü, vergiler, vekillerin spor yorumculuğu, kürtaj, kadınların fişlenmesi, dekolte giyene tecavüz ederler söylemleri, her gün gazetelerde en az iki tane olan tecavüz haberleri, çocuk gelinler, 3. köprü, iki ayyaş yakıştırmaları, medyanın ellerinde olmasına rağmen yapılan mağdur edebiyatları, hapiste yatan gazeteciler, barış süreci adı altında yapılanlar, eğitim sisteminin değiştirilmesi, Reyhanlı saldırısı ve başbakanın kendi evinde yangın varken Amerika’ya gidişi ve daha ses çıkartılmayan yüzlerce şey.

Bugünlerde yaşananlar bir birikim sonucudur, “artık yeter,” demektir.
Hükûmetin, “Gaz sıkarız, kaçışırlar yine ve biz işimize bakarız,” diye düşünüldüğü çok açık, beklemedikleri ve bizleri fark etmedikleri belliydi. Ses çıkartmadıkça, “vuralım enselerine, alalım ağızlarındaki lokmayı,” dendi. Keriz yerine konulduk ve başbakanın söylemiyle çapulcu.

Şimdi soruyor bazı kesimler. “Bu işin altında kimler var?” diye. Karanlık güçlerin işi diyor, bazıları. Bu soruları sordukları sürece cevabı bulamayacaklar zira olmayan bir şeyi arıyorlar. Bu karanlık güçlerin yönettiği bir duruş değil, karanlıkta kalan vicdanların aydınlığa çıkışıdır sadece. Evinde olduğu için, vicdan azabından uyuyamayan; “keşke meydanda olsaydım da o biber gazını yiyenlerin yanında olsaydım,” diye pişmanlık içinde olanların duruşudur. Meydanlardan eve döndüğünde, “dönmesem daha mı iyi yapardım,” diye kendi kendine soranların, uyuyamayanların kendine gelişidir. Vicdanların, ertesi gün “git, git, yine git,” diye çırpındığı ve vicdanını dinleyen insanların dirilişi.

Olayların bu kadar büyümesine sebep, başbakanın her söyleminde el arttırmasının yanında polisin orantısız güç kullanımı elbette. Vicdanları harekete geçiren işte bunlar. Taşsız, sopasız silahsız insanlara yapılan gazlı, coplu, tomalı saldırılar. Daha önce kaçıştığımız için miydi bu cesaret? Yoksa bu durum işinize mi yarıyor? Amacınız iç savaş mı çıkartmak? Neden “Biz bu olaydan sonra, demokrasinin ne demek olduğun anladık, tüm halkımızdan özür dileriz,” denmiyor.

Diriliş sırasında yapılan açıklamalarda, kibirin aklın önüne geçişine şahit oluyoruz. Medyanın satılmışlığını görüyoruz, mesleğine saygı duymayan insanların varlığından tiksiniyoruz, en büyük darbeyi korkaklardan yiyeceğimizi biliyoruz, polisin insanlık dışı tutumuna şaşırıp kalıyoruz, ortamı yumuşatıcı tek bir kelimenin edilmemesinden hoşlanmıyoruz, inatlaşmaya, semtlerde gerçekleşen tepkilerin toplamının milyonlarını aşmasına rağmen küçümsenmesine hayret ediyoruz. AKP’li olanlar ve olmayanlar diye kutuplaştırılmaya karşı çıkıyoruz. “Ben de bir milyon insan toplarım,” dendiğinde takım tutan fanatik taraflar gibi bağnaz tabana çağrı yapıldığını ve aynı gece bazı kesimlerin polisle yan yana olduklarını biliyoruz.

Çapulcuyuz ama görüyoruz ve farkındayız. Tek fark, artık sesimizi çıkarıyoruz.
Vicdanlarımızın olması gücünüze mi gitti?..

Tansu Yalkın

Bizim Ünlülerin Halleri’nden bir hikaye…

Özgür Aras, ‘Bizim Ünlülerin Halleri’ isimli kitabının kapak tasarımı için tasarımcı aradığını twitlediğinde ne de mutluydu ve çokça umutlu. İletişimleri sırasında Özgür Aras mailinde, “Ben istedim ki yeni isimlerle bir şey yapıyım. Benim yaptığım iş sonrasında da yeni işbirliği yaptığım arkadaşıma benim hizmet verdiğim çevreye referans olabileyim,” demişti, harfine imlasına dokunmadan.

Para yok belliydi ama sonrası için bir ümit. Eğer olursa, eğer onunkini seçerse, eğer, eğer eğer. CV’sinde şık durabilirdi, hatta sonrasında yolu açılabilirdi. Boru mu, Özgür Aras, ünlülerin menajeri. Kendinden Özgür ArasPR diye bahsediyor, kim bilir ne işler gelebilirdi ufaktan başlayarak. Kendi gibi bildi Özgür Aras’ı, güvenilir.

Çalışma üzerine sorular sordu, cevap gelmedi. “Olsun,” dedi. Yoğundu demek, yoksa cevap verirdi elbet. Altı gün sonra ilk mailde verdiği minik bilgiler doğrultusunda dört tane eskiz çalışma yolladı. Nasılsa revize gelecek ve içlerinden birisini beğendiğinde ayrıntısına gireceklerdi.

Bekledi, bekledi ve bekledi. Özgür Aras ona hiç geri dönmedi. Tam, “Demek tasarımım beğenilmedi,” derken bir twit attı Özgür Aras. Kitap çıkmak üzereydi ve bir link verilmişti, hemen tıkladı, hevesle, belki de onun tasarımıydı, haber verememişti.

http://www.babakus.com/index.php?Babakus=flash&id=36745&page=1

Ama linki açınca bir de ne görsün, yolladığı 3. eskizin çok çok çok ama çok benzeri karşısında. Birisi dese ki, “çalmışlar,” “hayır,” derdi. Çünkü o resimleri biraz daha küçük kullanmış, Özgür Aras’ın resmini ortalamış, fontu daha uçarı yapmıştı ama renkler, resimlerin kullanımı çok ama çok benzerdi. Ah bir de Özgür Aras’ın çalıştığı tasarımcı, Özgür Aras ismini kitabın isminden daha büyük yazmıştı da kitabın ismini minicik. Ne bilsindi şapşal tasarımcı, yazar isminin kitap isminden çok daha büyük yazılacağını. Demek acayip ünlü bir şeydi bu Özgür Aras, bilememişti.

Bir şey yapamadı. Üzüldü. Magazine yaysa olmayacaktı, mahkemeye verse kazanamayacaktı. “Esinlendim kardeşim, kime ne,” dese ne yapabilirdi. Tasarımcı acizdi.

Oysa ki beklemişti. “Yaptığın çalışmalardan 3.sünü beğendim onun üzerine gidebiliriz, bir de resimleri büyütüp yollasan, alternatifli baksam nasıl olur? Ha bir de, ismimi kitap isminden çok daha büyük yaz, ben öyle bir insanım çünkü,” dese olmaz mıydı? Ne vardı esinlenecek, ne vardı çok çok çok ama çok benzer bir kullanım yapacak. “Bari resimleri sepia filan yapsalardı, bari iki filtre uygulasalardı da benzemekten çıkartsalardı,” diye düşündü. “Ah,” etti fakir avuntusu yaparak.

Bir kitapçıda kitabını inceledi. Ünlülere dair tespitlerle doluydu kitap ama bir eksik hemen gözüne çarptı. Özgür Aras’a bir mail attı, eksikliği giderip, 2. basımında revize edip eklemesi için.

“Ünlüler, çalmaz. Esinlenir…”

Bu bilgiyle, Bizim Ünlülerin Halleri isimli kitap, tam olacaktı çünkü, kendisi de bir ünlüydü ve Özgür Aras çalmamış, esinlenmişti… Bu da kitapta geçmeyen bir başka ünlünün haliydi.

Tansu Yalkın
Resimler için:
http://tansuyalkincizimhane.wordpress.com/2013/04/29/bizimunlulerinhalleri/