Bizim Ünlülerin Halleri’nden bir hikaye…

Özgür Aras, ‘Bizim Ünlülerin Halleri’ isimli kitabının kapak tasarımı için tasarımcı aradığını twitlediğinde ne de mutluydu ve çokça umutlu. İletişimleri sırasında Özgür Aras mailinde, “Ben istedim ki yeni isimlerle bir şey yapıyım. Benim yaptığım iş sonrasında da yeni işbirliği yaptığım arkadaşıma benim hizmet verdiğim çevreye referans olabileyim,” demişti, harfine imlasına dokunmadan.

Para yok belliydi ama sonrası için bir ümit. Eğer olursa, eğer onunkini seçerse, eğer, eğer eğer. CV’sinde şık durabilirdi, hatta sonrasında yolu açılabilirdi. Boru mu, Özgür Aras, ünlülerin menajeri. Kendinden Özgür ArasPR diye bahsediyor, kim bilir ne işler gelebilirdi ufaktan başlayarak. Kendi gibi bildi Özgür Aras’ı, güvenilir.

Çalışma üzerine sorular sordu, cevap gelmedi. “Olsun,” dedi. Yoğundu demek, yoksa cevap verirdi elbet. Altı gün sonra ilk mailde verdiği minik bilgiler doğrultusunda dört tane eskiz çalışma yolladı. Nasılsa revize gelecek ve içlerinden birisini beğendiğinde ayrıntısına gireceklerdi.

Bekledi, bekledi ve bekledi. Özgür Aras ona hiç geri dönmedi. Tam, “Demek tasarımım beğenilmedi,” derken bir twit attı Özgür Aras. Kitap çıkmak üzereydi ve bir link verilmişti, hemen tıkladı, hevesle, belki de onun tasarımıydı, haber verememişti.

http://www.babakus.com/index.php?Babakus=flash&id=36745&page=1

Ama linki açınca bir de ne görsün, yolladığı 3. eskizin çok çok çok ama çok benzeri karşısında. Birisi dese ki, “çalmışlar,” “hayır,” derdi. Çünkü o resimleri biraz daha küçük kullanmış, Özgür Aras’ın resmini ortalamış, fontu daha uçarı yapmıştı ama renkler, resimlerin kullanımı çok ama çok benzerdi. Ah bir de Özgür Aras’ın çalıştığı tasarımcı, Özgür Aras ismini kitabın isminden daha büyük yazmıştı da kitabın ismini minicik. Ne bilsindi şapşal tasarımcı, yazar isminin kitap isminden çok daha büyük yazılacağını. Demek acayip ünlü bir şeydi bu Özgür Aras, bilememişti.

Bir şey yapamadı. Üzüldü. Magazine yaysa olmayacaktı, mahkemeye verse kazanamayacaktı. “Esinlendim kardeşim, kime ne,” dese ne yapabilirdi. Tasarımcı acizdi.

Oysa ki beklemişti. “Yaptığın çalışmalardan 3.sünü beğendim onun üzerine gidebiliriz, bir de resimleri büyütüp yollasan, alternatifli baksam nasıl olur? Ha bir de, ismimi kitap isminden çok daha büyük yaz, ben öyle bir insanım çünkü,” dese olmaz mıydı? Ne vardı esinlenecek, ne vardı çok çok çok ama çok benzer bir kullanım yapacak. “Bari resimleri sepia filan yapsalardı, bari iki filtre uygulasalardı da benzemekten çıkartsalardı,” diye düşündü. “Ah,” etti fakir avuntusu yaparak.

Bir kitapçıda kitabını inceledi. Ünlülere dair tespitlerle doluydu kitap ama bir eksik hemen gözüne çarptı. Özgür Aras’a bir mail attı, eksikliği giderip, 2. basımında revize edip eklemesi için.

“Ünlüler, çalmaz. Esinlenir…”

Bu bilgiyle, Bizim Ünlülerin Halleri isimli kitap, tam olacaktı çünkü, kendisi de bir ünlüydü ve Özgür Aras çalmamış, esinlenmişti… Bu da kitapta geçmeyen bir başka ünlünün haliydi.

Tansu Yalkın
Resimler için:
http://tansuyalkincizimhane.wordpress.com/2013/04/29/bizimunlulerinhalleri/

Sinpaş Altın Oran Reklamı ve Kadın

Reklamlarda pek çok seksist yaklaşımla karşı karşıyayız. Kadın ve ona biçilmiş görevler, temizlik malzemelerinden, ped reklamlarına kadar… Bunun bana göre en abartılı gösterimi Sinpaş Altın Oran reklamında karşımıza çıkıyor. Reklamı bilmeyenler, http://vimeo.com/63949587 izleyebilirler.

Bir milletvekili adayı, ev halkına adaylığını açıkladığında ev halkı bir soru soruyor. “Biz Ankara’da ne yaparız?”
Milletvekili adayı açıklıyor.
“Kızım sen, iki adımda kayağa gideceksin,” “Oğlum sen iki adımda meydanda konsere gideceksin,” derken bunları biraz abartı bir çocuksuluk ve hareketlerle destekliyor. Gerçek milletvekillerinin gençleri nasıl gördüğüne dair bir ayna tutuyor bizlere.

Ama reklam daha bitmedi.
Anne, eşine beklentili şekilde soruyor çocuklarını bir kenara atıp, Asıl ben ne yapacağım bey?” Milletvekili adayı belki de reklam tarihinin en seksist yaklaşımıyla anlatıyor, “Sen ancak busun, bundan öteye de gidemezsin,” dercesine.

“Sen de iki adımda butik alış veriş merkezine gideceksin,” ve takıyor hayali çantasını koluna, abartı bir kadın taklidiyle kırıta kırıta tüm kadınların taklidini yapıyor, karısı üzerinden. Eşi ise, ellerini memnuniyetle çene altında birleştirip eşine hayran hayran bakıyor. Çünkü kadın, sadece reklamcı için, Sinpaş için değil, Türkiye geneli için bundan öteye gitmiyor. Kadın alış veriş yapar ve bundan memnun olur, kocası bu imkanı ona sağlarsa hayran hayran ona bakar.

Okuyan, eğitimli, meslek/iş sahibi kadınları görmezden gelerek kadınlara ne olduğunu söylüyor reklam. Gerçek bir milletvekili portresini de farkındasızlıkla bize göstermiş oluyor.

İnsan ister istemez, Sinpaş Altın Oran’ın vaat ettiği komşu tipine “Bana uzak Allah’a yakın olsun,” diyor.

Tansu Yalkın

İnternet Reklamcılığı

Ajanslar ve onların art direktörleri, kreatif direktörleri otomatiğe bağlamış gidiyorlar. İnternet reklamcılığı “Ben, beni oku, beni gör, benden kurtulamazsın, yine ben,” mantığında süregidiyor.

Bir siteyi açıyorsun, tam habere tıklayacaksın ama mümkün değil. Çünkü ajans siteyi açar açmaz ekranı dondurmuş, kendi reklamını koymuş. Saniyeler boyunca o animasyonu izleyip bitmesini bekliyorsun. Sitenin tepesinde bir banner, mause yanlışlıkla oraya giderse, aynı terane tekrar edip duruyor ve ziyaretçinin algısına tecavüz ediliyor.
Reklamı kapatma butonu bile yok. Sıkılıp oraya buraya tıklarsanız, ürünün sitesinde buluyorsunuz kendinizi. Ajanslar da müşterileri kandırıp, yalan söylüyorlar. “Hazırladığımız reklamdan, sitenize bu kadar ziyaret geldi. Çok başarılıyız.” Müşteri bilmiyor ki, açılan o yeni sayfayı, daha site açılmadan kapatıldığını.

Site yöneticilerinin ise canına minnet, onlar zaten hiçbir şey bilmiyor. “Reklam olsun, para gelsin,” dertleri bu.  Ajansların derdi de, “Baaak, işte biz böyle atraksiyonlu reklam yaparız,” tatmini. Ziyaretçi, ajans mastürbasyonunu izlemek zorunda bırakılırken, üründen tiksindirtme/müşteriye antipatik gözükme durumunu kimse düşünmüyor.

Peki ya videolar?.. İzleyeceğin haber 22 saniye ama öncesinde 45 saniye reklam videosunu dayıyorlar. Bu reklamlar, bilgisayarın sesini makul seviyelerde tutmana rağmen,  sesler 2-3 kat arttırılmış şekilde karşımıza çıkıyor. İş yerindeysen durum beter, kulaklığın takılıysa kulakların yandı, gece yarısından sonraysa etrafa yayılan ses ve “Ne oldu paniği”. Bunları düşünen yok, biz reklamı verdik, işimiz bitti.

Kimse gösterilen reklamın ne olduğunu bile bilmiyor. Gözler kapatma butonu arıyor, sesi nasıl kısacağını düşünüyor, bin bir küfür ve ardından ulaşmak istediğin habere/bilgiye ulaşıyorsun ve haber de beklentiyi karşılaşmazsa (ki, manşet ve içerik arasındaki uyumsuzluk Türk internet anlayışının başka bir sorunu) iyice sinirleniyorsun.

Müşteri cahil, marka geleceğini ajansa teslim etmiş şirketlerin çalıştıkları ajanslar bu cehaleti fazlasıyla kullanıyor ve müşteriyi sömürüyor.
Müşteri cahil, ancak “benim fikirlerimi yapacaksınız,” diye ajansları ciddi şekilde yönlendiren şirketleri de, bilgilendirmek istemeyen ajanslar (kendi bilgileri ne kadar ki) müşteri kaçacak (cukka) korkusuyla kötü işlere seve seve imza atıyor.
Site editörleri, zaten belli. Öyle bir noktaya geliniyor ki, bazen reklamlardan, site içinde aradığın basit bir linki bile bulamıyorsun ve bir süre sonra ziyaretçi o siteden vazgeçiyor.

Çözüm mü?
Video reklamlarındaki çözüm, TV’de yayınlananların aynısını koymak değil, internet için başka versiyonları çekmek olmalı. Kişiler/ajanslar kendi egolarını tatmin etmek yerine, daha iş bilir tavırlar içine girmeli. Reklam kabul eden sitelerin editörleri, ucuz diye değil, eğitimli oldukları için işe alınmalı. İnternet reklamcılığı çala kalem değil, ciddi analizler sonucu ortaya çıkartılmalı.
Çok mu zor? Evet zor, çünkü herkes kendi cukkasında. “Böyle gelmiş, böyle gider,” düzenini kimse değiştirmek niyetinde değil.
Ama şu gerçek, internet reklam payları ciddi oranlara çıktı ve ajansların silkinip kendilerine gelme dönemi çoktan geldi de geçti.

Tansu Yalkın

Facebook Tasarımcı Fotoğrafları

Objektife yakın poz vermek
Yüz, maksimum derecede objektife yaklaştırılır ve gözler belertilir. Yüzde şaşırmış bir ifade varsa, yaratıcılığın dibidir. Şaşırmış yerine sırıtkan yüzlere de denk gelinebilir.

Şebelek foto
Bir maske, uzun kulaklar, şeytan boynuzları, yanıp sönen ışıklı şapka/taç, amca şapkası, eski bir güzlük vs  giyilip takılarak verilen pozlardır. Bu pozlardaki yüz ifadeleri, ezik, şaşkın, çapkın bakışlı ifadeler olursa siz bir tasarımcısınızdır artık, mezun olmanıza bile gerek yok.

Yarım yüz foto
Bu fotolarda yüzün tamamı alınmaz. Yarıdan itibaren kesilir ve üstünde bazı photoshop oynamaları da yapılırsa, karizmatik olduğunuz kadar, tasarımcı kimliğinizi de yansıtmış olursunuz.

Kontrast foto
Yüzün bir yanı yoğun ışık alırken, diğer yan tamamen karanlıkta kalır. Yarım yüz fotolarının kardeşidir. Yoğun ışık, yandan verildiği gibi alttan veya üstten de verilebilir, yaratıcı ışık oyunları yapılır.

İş yaparken dalmış gibi çekilen foto
Çalışkanlığın ve verimliliğin simgesidir. Bir tasarımcı iş yaparken dalıp gider, objektifin kendisine yaklaştığını bile fark etmez ve bir bakmışsın profil fotosu oluvermiş.

Vesikalık foto
“İşte böyle dalga geçiyorum bu ortamla. Hem komiğim, hem bakın cesaretliyim hem de kimsenin yapamadığını yapıyorum,” demektir.
Tasarımcı olarak pişilmiştir, hatta kişiyi ateşin üzerinden artık çekmek gerekir, yanma aşamasına gelmiştir.

Tip tip sıtırılan foto
Kendisiyle gurur duyar gibi ama dalga da geçer gibi, 32 diş ortada komik ifadeli fotolardır. Genelde siyah-beyaz olsalar da renklilerine de denk gelinmiştir.

Retro foto
Kah 90’lar, kah 80’ler ve hatta kah 1900’lerin başlarına ait fotolar fotolardır bunlar. Kimsenin bilmediği ilginç gibi olan bir cisim (ki bu fotonun altına, “işte bundan istiyorum ben,” diyen kızların yorumları vardır) veya eski bir şehir silüeti profil fotosu yapılarak tasarımcı kimlik sergilenir. Ben kimsenin bilmediğini bilirimin yanı sıra bu tipler çekingen gibi de dururlar, yüzlerini öyle sıklıkla ifşa etmezler.

Yüzü az bilinen ünlü fotosu
Retro foto’nun kardeşidir. Genelde siyah beyazdır. Bir film karesinden seçilmesi yeğdir ki kişinin kim olduğuna dair öngörüler zorlaşsın. Böylece Retro Foto’da ki gibi “bilinmeyi bilirim, ilginç olmayanı ilginç kılarım,” tavrı vardır ve tasarımcı dediğin tam da budur.

Resimleri hafif sepia tonuna çevirmek, Instagram filtreleriyle 60’lar-70’ler havasını estirmek; siyah beyaz fotolarda kotrastın dibine vurmak gibi oyunların yanı sıra, eski çizgi film karakterleri ya da çalakalem çizilmiş ama ilginç gibi de duran normal insana göre iğrenç, kötü ama tasarımcı için ilginçlikler barındıran çizimler tercih sebebidir.

Bir tasarımcının olmazsa olmazıdır değişik gibi duran tırt foto.
Tasarımcı, “Adasdas marka taklit ayakkabıyı Apaçi’de görünce gülen, kendi giyince tarz yaptım,” diyen kişidir, unutmayın.

Tansu Yalkın

Survivor: Milletvekilleri yarışıyor

http://www.ntvmsnbc.com’un 5 Nisan 2011’de çıkan haberine göre, milletvekili olmak için ayrılması gereken en düşük bütçe 50 bin liradan başlıyor. Haberden bu yana iki sene geçtiğine göre bu rakamın daha da arttığını söyleyebiliriz. Vekilin kaçıncı sıradan aday olduğuna göre, harcamalar 100-150 bin liraya kadar da çıkabiliyor. Kısaca, dün simit yiyen Hasan ağabey; beri ki gün akbili bitmiş Kadriye abla aday olamıyor. Öncelikli şart, zengin olacaksınız, çocuklarınız metrobüse hayatlarında hiç binmemiş olacak, eşiniz balkondan halı silkeleyen, akşam pazarına gidip sebze meyve almayan bir kadın olacak ki, halkın içinden gelen birisi olarak, milletin vekili olasınız.

Bu bolluk, saygıya değer vekillerimizin, hayatı ve Türkiye şartlarını çocuksu bir naiflik içinde algılamasına sebep oluyor. Bu da bizleri nasıl gördüklerine yansıyor. “Bir insan tanımadığını nasıl bilir? Kendisi gibi…

Peki, aynı milletvekillerini, Survivor gibi, ceplerinde sıfır para, 10 liralık doldurulmuş akbil ve 600 lira kirası olan, iki odalı bir eve (öyle bir ev yok ama var diyelim) aileleri ile birlikte yerleştirip, halkın arasına karıştırıp, üç ay yaşamalarını istesek, başlarına neler gelirdi acaba ve nelerin farkına varırlardı?

Yüksek ihtimalle, ailelerinin geçimi için iş bulma sitelerinde iş başvurularında bulunurlardı, zira artık onlar herkes gibi, torpil yapamazlar, araya adam koyamazlar. Bizler nasıl iş arıyorsak, öyle. Şanslı olanları bir iki ay içinde belki iş bulabilirdi, peki ya diğerleri? Her hafta onlarca yere CV gönderdikleri iş bulma sitelerinden geri dönüşlerin ancak ayda 2-3 iş yeri olmasına sinir olmazlar mıydı? Mülakatlarda saçma sapan sorulara muhatap olup sinir krizleri geçirirler miydi? İşverenlerin üç bin liralık iş için, asgari ücret teklif etmelerine tepkileri ne olurdu? “Cumartesi günü de çalışıyoruz?” demelerine peki.

İş bulmak sancılı süreç lakin işi bulmakla yırtılmıyor. İş bulmuş şanslı milletvekilleri, sürekli kalınan sürpriz mesailere ne derlerdi sizce? İşi bittiği halde, ay sonu performans değerlendirmesi yapan insan kaynakları müdürü “Bu eleman erken çıkıyor sürekli,” demesin diye iş yapar gibi gözükmek zorunda kalıp, iş yerinden çıkamamaya? Patronun yıl sonu ancak %10 zam yaparım demesine “Enflasyon oranlarını düşük göstermek için olmadık mallar üzerinden hesaplar yapılıyor,” diye isyan etmezler miydi, %10 zammın hiç bir şeye faydasının olmayacağını anladığında? İş bulmanın zorluğunu yaşamış ve o an çalıştığı pozisyona kendisinden daha çok ve daha az maaşla çalışacak yüzlerce kişinin nefesini ensesinde hissederken, isyan edip ayrılabilir miydi işinden, hele çocukları evde ekmek beklerken kolay mı? İş bulmuş şanslı vekiller, maaşlarının düşük gösterilip, asgariden sigortalarının yattığını öğrenince “Vay anam vay,” derler miydi? Özel hayatlarına tecavüz eden işverenleri karşısında, süklüm püklüm durmak zorunda kalma zorunluluğunu yaşadıklarında “sendika,” diye akıllarından geçirirler miydi?

110 metre karelik 2 odalı bir eve sıkışmış bu milletvekilleri ay sonu aldıkları maaşın, 600 lirasını kiraya verirken göz yaşı akıtmazlar mıydı? Hele kış aylarında gelen doğalgaz faturaları karşısında, “O kadar çalışıyorum, biraz az yakın,” derler miydi eşlerine? Çocukları, “Babaa, akbil parası,” “Baba kitap alacağım,” “Babaa internet faturası,” “Baba bana bilgisayar lazım,” “Babaaa, montum yok,” dediklerinde allak bullak olurken, eşlerinin “Küçük kızın ilaç parası,” “Kızın ana okulu ücreti,” “Bebeğin bez parası,” “Münevver hanım doğurmuş, ona en azından bir çeyrek altın takmak lazım,” “Münir Bey’in de oğlu evleniyor, altın takalım,” “Bu ay hiç dışarıda yemedik,” “Bebek arabası almak lazım,” “Çocuk bugün parkta çok üşüdü, eve oyuncak şart hep aynı şeylerle oynuyor,” dediğinde milletvekillerinin kazandıkları üç kuruşun bir anda yitip gittiğini gördüklerinde yüzlerinin alacağı hali sanırım tahmin edebiliriz.

Tüm gün çalış, patronun egosunu çek, mesaiye kalır mıyım diye düşün, performans değerlendirmelerinin endişesini taşı, en ufak hatanda azarlanma riskini yaşa, zam isteyeme, metrobüslerde her gün tost olarak git gel, yağmurda çamurda minübüslerde helak olup sağ sağlim eve gel, bir de evdekilerin isteklerine bak. Olacak iş değil.
Peynirini isterler, zeytinini beklerler; ekmeğinden, etine, temel ihtiyaçları geçtim, bir de mont istiyorlar, bilgisayar diyorlar, internet diye tutturuyorlar, düğüne gidip altın takılacakmış, bebeğin bez parasıymış, oğlan üniversiteye 1,5 saatte anca gidebiliyormuş, harçlık yetmiyormuş çocuklara. Sense 2bin-3bin lirayı yetiştir dur bu eve.

Milletvekilleri yol parasına giden parayı görünce, ulaşımın ne kadar pahalı olduğunu fark edip şikayet ederler miydi acaba?
Peki ya eşleriyle çocuklarıyla bir sinemaya gidelim deseler, 4 kişilik bir ailenin en az, 50 lira vereceğini, hele ki bir de sinema öncesinde ailemle yemek yiyeyim dese, yol paralarıyla birlikte 130-150 lira gibi bir parayı harcamak zorunda oluşu karşısında “Ben bu 130 lirayı kazanmak için iki gün kan ter, stres içinde çalışıyorum,” der miydi ya da daha doğru soru soracak olursak, bebek arabası lazımken, böyle bir aktiviteye “Evet,” der miydi?
Metrobüsle övünen belediye başkanına bir daha oy vermeyi düşünür müydü, iki büklüm olarak işe giderken?
Yolların bozuklukları, alt yapının yetersizliği karşısında “Bu ne böyle,” demez miydi?
Soğukta ya da sıcağın alnında, zamanında kalkmayan, gelmeyen otobüsler hakkında iyi sözler mi sarf ederdi?
İş yaşamının gerçekleri karşısında nasıl bir sistem eleştirisi getirirdi?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “800 lira büyük para,” dediğinde gözünden yaş akar mıydı aynı vekilin, “Ne 800’ü sana 2500 lira vereyim, geçin bakalım,” isyanında bulunur muydu, biraz önce öğle yemeğinde yediği simidin susamlarını temizlemek için dilini ağzının içinde gezdirirken?
Çocuğunu daha iki ay önce “Yurt dışına gönderip okutmak üzereyken,”; şimdi diğer çocuklardan geri kalması konusunda endişe duyar mıydı? En iyi geleceği hazırlamak için kazandığı 2500-3000 liranın 600’ü kiraya, bilmem ne kadarı mutfak parasına, bilmem şu kadarı faturalara, kim bilir ne kadarı zorunlu temel ihtiyaçlara giderken, ne kadar para ayırabilirdi çocuğuna kursa gitmesi, yabancı dil dersi alması, bilgisayar alıp teknoloji konusunda yaşıtlarından geri kalmaması için? Ne kadar?
Zamansızlıktan aylarca arkadaşlarıyla buluşamadığını fark ettiğinde tepkisi ne olurdu? Arkadaşlarıyla buluştuğunda harcadığı paranın hesabını tutar mıydı, evde iyi eğitim bekleyen çocukları varken; yoksa buluşmaz mıydı bile mi?

Daha bir ay evvel milletin vergilerini lüpür lüpür harcayıp, lojmanlarda otururken, tüm imtiyazlardan faydalanıp, çocuklarına en iyi eğitimleri sağlarlarken ve vekil maaş zamları söz konusun olduğunda hevesle “Evet,” dediği anları metrobüste tutunmadan sıkışmış halde giderken mi düşünürlerdi, yoksa işe giderken giymek için zar zor ucuzluktan aldığı takım elbisesine bir araba su sıçrattığında mı anımsayıp, gülümserlerdi hayata? Engelli akrabasının İstanbul’da rahatça dolaşamadığına dair bilgileri alırken mi, yoksa devlet lisesinde okuyan oğlunun aldığı yetersiz eğitim karşısında mı kendisini milletvekilleri karşısında aciz hissederdi? Vekillere açılan yollarda, saatlerce bir otobüsün içinde kaldığında mı farkındalığı artardı? Dokunulmazlıklar hakkında ince ince düşünür müydü, kabinede kalmış arkadaşlarına dokunamazken?

Eşitsizliği, haksızlığı hangi durumda düşünürdü? Patronu, “Demek %10 zammı az buldun, madem o kadar açsın, sana 100 lira daha veriyorum,” diyerek onu aşağılarken mi? Yoksa bir ajansta çalışan oğlunun ayda 10 gece orada sabahladığı ve mesai ücreti bile almadığını öğrendiğinde mi? Belki de, üniversite mezunu olup, iyi eğitime rağmen iş bulamayan oğlunun çektiği sıkıntıları gördüğünde. Kızının asgari maaş olarak yatan sigortası karşısında mı tepkisini koyardı, yoksa özel yaşamından sürekli çalan patronun tacizi karşısında mı? Atanmayan öğrenmen kızı için neler derdi? Ölen işçiler karşısında içi ne zaman “cızz” edip, milletvekillerin, işçi/memur haklarını savunması gerektiğini, düşünürdü?

Bu liste uzar gider.
Çarpık kentleşmeden, belediye başkanının ilginç övünme cümleleri olduğuna, bazı bakanların içi yakan açıklamalar da bulunduğundan, asosyal bir hayatın içinde olduğuna kadar pek çok şeyi görebilirlerdi belki. Ülkenin o kadar eşitlik içinde olmadığını, çalışanların mağdur edilip türlü haksızlıklara ses çıkartamadıklarını, işsiz olanların süründüğünü, iyi bir okuldan mezun olsan bile bunun hiç bir değerinin bulunmadığını, çocuk yetiştirmenin/geleceğini hazırlamanın ve günümüzde şart olan çocukların yaşıtlarından geri kalmaması için minimum düzeyde teknoloji araçlarını almak zorunda oluşunun aslında ne kadar masraflı olduğunu, kendi çocukları sınavlara hazırlanırken, üniversite ve KPSS sınavlarında ortaya çıkan skandalların nasıl küçültülüp geçiştirildiğini görüp ellerinin kollarının bağlı olmasının acizliğini yaşadıklarında bir şeyler değişirdi belki. Kim bilir?

Bir adada hiç bir şeysiz yaşamak bize vız gelir tırıs gider. Şehrin göbeğinde işsiz ve beş parasız olmak, işte asıl macera budur, her gün yaşadığımız.

Tansu Yalkın

Kuşaklar Arası

Teknoloji ilerleyip, iletişim hızlandıkça kuşaklar arasındaki yıllar da aynı orada azalmaya başlıyor. Kuşak farklarının 20-30 yıl hatta daha uzun süre olduğunu dönemleri biliyoruz ama şimdi belki de bu yıllar 5-10 seneye indi.

Şu an 70-75 yaşındaki bir insan, tel dolaplardan buzdolabına, radyosuzluktan uzaktan kumandalı televizyonlara, telefonun bile ülkede sayılı olduğu günlerden, telefonsuzluğun tuhaf karşılandığı günlere kadar tüm gelişime şahit olmuş durumda. Ankesörlü telefonlara, şehir içi küçük jeton, şehirler arası büyük jeton atmayı, dergilerin arkalarında bulunan mektup arkadaşı sayfalarından edindiğimiz kişilerle mektuplaşmayı, kaset çalarlı radyoları, parklarda koştura koştura oynayıp sokaktan gelmeyi bilmemeyi de şimdinin orta yaşlarına yeni girmekte olanları biliyor.

Kuşaklar arasındaki farklılıkları, teknolojinin gelişimi belirlediği gibi sosyal değişimlerde belirleyici etken olabiliyor.

1970-75 arası doğan nesli, bilinçlenmeye başladıkları dönem itibariyle ihtilal çocukları olarak adlandırırsak çok yanlış olmaz herhalde. O dönemlerde sıklıkla değişen iktidarları, yağ/tüp kuyruklarını ve üzerine ihtilali görmüş bir nesil. Okula giderken ailenin “Öğretmen okuduğunuz gazete hangisi diye sorarsa, şöyle cevap ver,” diye tembihlerle okula gönderilmiş, pek çok yasağa anlam verememiş ve korkutulmuş, sebebini bilmeden yasaklara uyularak geçirilen bir çocukluk dönemi.
Özellikle 72’li ve 73’lüler de daha net gözüken bir çekingenlik, tedirginlik durumu yerleşiyor. Pek çok nesle göre daha temkinli adımlar atıyorlar, “O neymiş,” “Bu neden,” “Acaba,” derken ince eleyip sık dokuyan, adım atarken iki defadan çok daha fazlasını düşünen bir nesil.
Onlar, radyolu günleri biliyor ama ebeveynlerimiz gibi, radyonun içindeki minik insanları görmeye çalışmadılar. Televizyonsuzluğu da biliyorlar, çok kanallı döneme geçişi de. Mektup arkadaşının kıymetini de biliyorlar, Facebook ortamından mesaj atmanın soğukluğunu da. Telefonsuzluk nediri de bilip, eve telefon alındığında arkadaşlarıyla saatlerce telefonda sohbet etmeyi de.
Bu nesil belki de yakın tarihimizin en kültürlü nesli. Televizyon, bilgisayar olmadığı için bol bol kitap okuyan, kendini geliştiren bilgi birikimleri gelişkin, işlerinde yetkin kişilerin çoğunlukta olduğu bir dönem.

Bunun ardından 1976-82 arası doğan yeni bir nesil daha yetişmeye başladı.
Biraz arada kalmış, geçiş dönemi nesli, her şeyden biraz biraz bilen. Yetkin oldukları konular yok mu? Elbette var ama önceki nesil gibi değil, biraz daha farklı.
Bu nesil ihtilalin yasaklı dönemlerini yaşamamış, çocukluk dönemlerini Turgut Özal’la geçirmiş ve şimdinin pek çok teknolojik gelişimlerine şahit olmuş, ait olduğum bir nesil.
Bu neslin de önceki nesil gibi mektup arkadaşları oldu ama o kadar değil, bu nesil ankesörlü telefonları önceki kuşak gibi bilip, eve alınan telefonla saatlerce sohbet etmiş kişiler. Siyah beyaz televizyonları bildikleri gibi, radyo dinlemeyi de biliyorlar. Bu nesil de sokaklarda büyümüş, koşturmuş, bisiklete binmiş, seksek oynamış bir nesil.
Kitap okuyan ama gençlik dönemlerinde evlere artık yavaş yavaş Commodere 64’lerin girmesiyle, bilgisayarların evlerde çoğalmasıyla kitap okumayı 16-19 yaş civarında yavaş yavaş bırakan; Kara Şimşek izlerken CNBS-E dizilerine geçiş yapan, TRT çocuk radyosunda şarkı dinlerken walkmenleri olan, ardından MP3 playerlar satın alan; bilgisayarın DOS ekranında komutlar yazarak istediği programı açarken, dokunmatik ekranları kullanmaya başlayan bir nesil.
36k modemi de biliyor, 1,44 MB’lik disketlerde “Oo bu oyun gelişmiş, baksana 5 diskette kuruluyor,” diye oyun satan dükkanlarda “Oha,” demesini de. İnternete girmek için kaçak şifre bulmayı da, sitelerin sohbet odasında rumuzla konuşup, ICQ’nun devrim niteliğinde bir buluş diye nitelendirip 7-8 haneli ICQ numaraları olmakla övünmeyi de, ICQ’dan MSN’e geçişi de, MSN’den Skype’ye geçişi de biliyor. Kütüphanede araştırma yapıp dönem ödevi hazırlarken, internetten araştırma yapmaya geçişi de bu nesil yaşadı, şehir içinde Troleybüslere binerken, Mercedes 304’lerin ne süper uzun yol araçları olduğunu da düşündü. Teknolojik gelişimlerin yanı sıra özellikle 98-2002 arasında yoğun olarak pompalanan mistisizmi de bildi.
Önceki kuşağın realist yaklaşımlarının ötesinde biraz daha hayalci, ağabeyleri ablaları gibi ayakları yere basarken arada bir uçmak isteyen ama bir sonra gelecek kardeş nesli gibi tam da uçamayan.
Bu dönem çocukları çok şey biliyor ama hepsinden biraz. Bu neslin çocukluk yılları sadece teknolojinin değil, toplum kültürünün dönüşüp, radikal değişimlerin yaşandığı yıllardı. (Ör: Kitaplardan bilgisayarlara. Kalemden klavyeye vs ciddi ortam değişiklikleri. Günümüz değişimleri ise kendi içinde gerçekleşiyor, MSN’den Skype’ye, Yonca’dan Facebook’a; cep telefonundan dokunmatik telefona vs)

1970-75 ve 1976-82 arası diye ayırdığım iki nesli birleştirebiliriz. İki nesil de pek çok teknolojik geçişe, kültür değişimine şahit oldular, sadece önceki neslin bazı kişileri yaşı daha ilerlemiş olduğu için değişimlere uzak kalsa da her şeye hakimler. Bu sebeple, birbirlerine yakın ama küçük ayrıntılarla ayrılmış iki nesil, bir kuşağı oluşturuyor. 70-82 arası kuşak. Onların çoğu ebeveyn ya da ebeveyn adayı.

1976-82 arası doğan nesilden sonra, 1983-88 arasında bir başka nesil dünyaya geliyor. Atak ve heyecanlı bir nesil. Renkli televizyonlara doğarken, bir önceki nesilden daha az kitap okuyup ardından eve gelen bilgisayara kendilerini kaptırmış, sokakta çok az oynayıp ardından evde bilgisayar oyunlarına dalmış heyecanlı gençler.
Önceki kuşakların iletişim tedirginliklerini, MSN’de sohbet ederek atlatıp, yine önceki kuşakların “Ayıp olur,” düşüncesini çok fazla yaşamadan insanları hayatlarına alıp sıkıldıklarında tıpkı MSN’deki engelleme/silme gibi hayatlarından çıkaran, hayatı internet ortamı gibi algılayıp yaşayan bir nesil.
Belki çoğuna göre sahte bir samimiyet ama dürüst. Önceki nesil sevmediği, hoşlanmadığı kişilerle “ayıp olur,” düşüncesi altında tavır sergileyip, bazen istemediği şeyleri yapma zorunluluğunu yaşaya dursunlar, bu nesil istemediğini yapmıyor. Ağabey ve ablaları gibi attığı adımı düşünerek yapmak zorunda değiller, net şekilde daha ataklar. Deniyorlar, olmayınca bırakıp gidiyorlar ama deniyorlar. Daha pervasız, daha deneyci, daha dürüstler.

Bu nesilden sonraki nesil ise 90’ları da kapsayan, çocukluk yıllarını 90 sonları ve 2000 başlarında yaşamış bilgisayar çocukları nesli. Bilgisayarsızlığın ne demek olduğunu değil, internetsizliğin ne demek olduğunu bilmiyorlar. Önceki nesiller, internet kesildiğinde, “Ben ne yapıyordum bilgisayar olmadan?” sorusunu sorarak “Kitap filan hiç okumuyorum,” diye pişmanlık yaşarken, bu nesil alternatif bir durumu bilmediklerinden, oturup internetin gelmesini bekliyor.
İlgisizler ve bu da pek çok şeyi yarım yamalak bilmelerine sebep, ama bundan yüksünmüyorlar, çünkü bilgi ellerinin altında, hemen ulaşıp bilgi sahibi olabilirler ama kısıtlı, Wikipedia, Ekşi Sözlük vs siteler onlara ne söylerse o kadar. Ancak bu, o kadar da kötü bir şey değil, önceki nesiller gibi her şeyden bilmek ya da biraz biraz bilmek yerine uzmanlık alanları konusunda yetkinleşiyor ve konsantrasyonlarını o konuya yoğunlaştırıyorlar. Onlar Mistisizm’i bilmek zorunda değiller, Hindistan’da ki kast sisteminin nasıl yerleştiği ya da Yeni Zelanda ‘da yılan olmadığı gibi gereksiz bilgilerle kafaları dolu değil, oralara gidecekleri gün internetten zaten öğrenirler.
Daha özgür ve rahatlar, çoğunun iletişim problemi neredeyse hiç yok. Tıpkı internet sitelerine giriş gibi, insanların hayatlarına çok çabuk girip, çok çabuk çıkabiliyorlar. Sizi severlerse onlarlasınızdır, sevmemişlerse hayatlarının kıyısına dahi almazlar. Bu bakımdan da tüketim kültürü yerleşmişken, hayatta ilerleme konusunda zorluk çekmeyecek olanlar da onlardır.

Rönesans’tan, sanayi devrimine, oradan tüketim toplumumu kültürünün yayılmasına kadar uzanan tüm geçişlerde, her kuşak, değişimin içinde olduğunu fark etmeden, sonraki nesilleri eleştire dursun; yeni nesiller kültür ve yaşam değiştikçe hayatta kalıp ilerlemek için yeni davranış modellerini şartlara uygun şekilde geliştiriyor.

Yeni nesillere daha eleştirilsel bir yerden baktığım gerçek, ama hayatın ilerleyişi karşısında onların tavırlarının daha doğru olduğu ve bu değişim şartları içinde kişisel evrimim adına zorlandığım da bir başka gerçek.
Zaten tam da bu yüzden kendi neslimizden ya da bir nesil alt-üstten arkadaşlar edinmiyor ve şimdinin gençlerini eleştirip “şımarık,” “hay huy içindeler,” “birikimleri yok,” vs laflarını etmiyor muyuz; ebeveynlerimizin bizim gençlik yıllarımızda bizleri eleştirdiğini unutarak?

Tansu Yalkın

Not: Bu yazıdaki düşünceler, büyük şehirlerde yaşayan, orta direk aileler baz alınarak yapılmıştır. Türkiye’de hala bilgisayarla tanışmamış kişilerin olduğu, kitap okumak yerine tarlaya gitmek zorunda olan vs bir başka neslin varlığı bilinmektedir ve yazı tam olarak bir genellemedir, doğrulukları kişiden kişiye değişebilir.

Bilgisayar sahibi olmak

Bilgisayar sahibi olmak, cüzdanınızla ortaklaşa vereceğiz bir karardır ve bu kararı çift olarak verdikten sonra, alım süreci, araştırmayla birlikte başlar. Bu sancılı süreçte, aşerir gibi davranışlar gösterebilirsiniz. “O mu olsun, bu mu olsun?“, “Bunu istiyorum, yok şu daha güzel”, “Bunun çekirdekleri iyi, bunun ram’i,” derken bir gün bir bakmışsınız nur topu gibi bir bilgisayarınız olmuş.

Sancılı süreç bitti zannetmeyin, daha beteri kapıda sizi beklemektedir.
Bilgisayarın istekleri hiç bitmez. Sabahlara kadar oturur, onunla ilgilenirsiniz. Hard diski ikiye bölmek, klasörleri ayarlamak, müziklerinizi, resimlerinizi, filmlerinizi yüklemek, sıklıkla kullandığınız programları kurmak zahmetli iştir, emek ister.

Bilgisayarınız, her ay 2 yaş alır.
Birinci ayın sonunda, “Ohh rahata erdim,” dersiniz. Yeni dillenmeye başlayan bıcırık bir çocuk gibi neşelidir artık bilgisayarınız. Onunla oyunlar oynar, bazen de ileride sizin istediğiniz gibi bir bilgisayar olsun diye onunla ciddi ciddi konuşup, yapılandırmaya devam edersiniz.

Bu süreç, bilgisayarınız 5-6 aylık (12 yaş) olana kadar devam eder. Artık bilgisayarınızın ergenlik dönemi kapıda sizi beklemektedir. “Ne güzel ısınmıyor, eskisi neydi öyle ama bu bilgisayar harika,” derken onu zorlamaya başlarsınız. İki güçlü programı arka planda çalıştırırken, bu esnada müzik dinlemek istersiniz; o sırada internette dolaşayım ve aynı anda da film indireyim hevesleri, bilgisayarınızın ergen bir çocuk gibi, “Bu nö böylö,” “Bön ayrı evö çıkocom,” “Çalışmok istömüyörüm,” şeklinde size isyan etmesine sebebiyet verir. Bu isyan, ısınma, hard disken çıkan acayip sesler, sık sık ekranda beliren, updatelerle kendini gösterir. Vurarak çalıştırmak ve aç-kapa ceza yöntemi, bilgisayarınızın daha çok isyan etmesine ve sizden uzaklaşmasına neden olur. Bu yüzden, anlayış ve sabır bu noktada önemlidir.

Bilgisayarınız yaş aldıkça, onu yavaş yavaş anlamaya başladığınız bir sürece girersiniz. O artık bir yetişkindir, sınırları ve talepleri vardır. Filmi sonra da indirebilirsiniz, 3-4 programı aynı anda açma heveslerinizden ufak ufak vazgeçersiniz. Size bu kadar yüklenilse, ne tepki vereceğinizi bir düşünün, ısınmaz mısınız?

Bilgisayarınız 9. ayın sonuna gelip reşit olduğunda, karşınızda kapı gibi duran, sizin boyunuza erişmiş, sizi de anlamaya başlamış ve eskisi gibi isyan etmeyen bir hale gelir, hayırlı olsun. Ufak tefek tartışmalarınız olsa da, o bir bireydir ve bunları konuşarak halledebilirsiniz.

1. senenin sonunda, 24 yaşına gelen bilgisayarınız, artık ne istediğini bilen, kafası daha az karışan güzel mi güzel bir gençtir. Artık her şey rayına oturmuştur, ilişkinizde bir sorun çıkmaz. Tıkır tıkır ilerleyen ilişkiniz, 2. senenin bitimine -bilgisayarınız 48 yaşına gelene kadar- devam eder.

48 yaşındaki bilgisayarınıza, kullandığınız programların yeni versiyonları yükleyemez duruma gelmişsinizdir. İnternette gezinirsiniz ama eskisi gibi değil, teklemeye başlar; programları açar ama artık daha yavaş; bir işlem yaparsınız lakin sıkılgan tavırlar gösterir. Bilgisayarınızla ilişkiniz monotonlaşmaya başlamıştır. Artık başka bilgisayarlara gözünüz kayıp, “Aaa bu ne güzelmiş, yeni mi aldın,” diye evde sizi bekleyen bilgisayarınızı ufak ufak aldatmaya başlarsınız. Elleriniz başka klavyeler üzerinde gezinmeye başlamıştır.
Ben yeni tüm bilgisayarları hunharca kullanayım ama sahibi olacağım bilgisayar birinci el olsun, ikinci el almam,” sendromu kendini göstermeye başladığı dönem tam da bu dönemdir.

Cüzdanınız yeni bir bilgisayar doğumu yapamayacak durumdaysa, bir süre daha eldekiyle idare edeceksiniz demektir. 48 yaş olur, 50, 52 ve giderek artar. Bilgisayarınız yorgundur, sizi neşelendirecek bir yenilik sunamaz. Eserekli halleri, menopozlu/andropozlu kişileri andırır. Aniden sıcak bastı diye ısınır, birden ısındığı için küsüp kapanır, bir programı açmakta zorlanınca, “Eskiden açabiliyordum ben bunu,” diye ağlayıp hard diskten “tırt tırt“, sesler çıkararak için için ağlar. Kendi haline bırakın.

72 yaşına geldiğinde ise elinizde, bir köşede oturup sudoku çözen ya da pencereden mahalleyi seyreden yaşlı bir bilgisayarınız vardır. İyi kullanmışsanız, bilge tavrıyla size ara ara hizmete devam eder; kötü kullanmışsanız sürekli aynı dedikoduları yapan, iletişim kurmaktan sıkıldığınız bir yapıya döner ve kafası gidip gelmeye başlar.

Son demlerini yaşayan bilgisayarnız 96 yaşına kadar size zor da olsa hizmete devam etse bile, “Bırak beni,” demektedir, “Bırak git ve huzurla köşemde öleyim, beni unutma.

Ve cüzdanınızı karşınıza alıp ciddi ciddi konuşma vakti gelmiştir.
“Hayatım, yeni bilgisayar yapalım mı?”

Tansu Yalkın

Devrimi ya kadınlar yapacak ya da aynı kadınlar devrilip gidecek

Kadınlar, bireysel özgürlük ve hak talepleri için daha fazla mücadele etmek zorundalar.

Adli tıbbın, çocuğunun önünde tecavüze uğrayan ve bıçakla da yaralanan annenin ruh sağlığının bozulup bozulmadığına 18 ay sonra karar verebileceklerini söyledikleri için tecavüzcüsünün dışarıda olduğu toplumun aydın ve çağdaş geçinen kadınları, ne yaptınız bu durumu öğrenince?

Kürtaj için twitler atıp, üstüne Ayşe Arman yazıları paylaşmakla olmuyor. Haftasına bir kadın kürtaj olamadığı için ölürken neredeydiniz?
“Çocuk gelinler olmasın,” diye diye çocuk gelinler bitmiyor. Devletin en tepesindeki saygıdeğer kişi bile, 30 yaşında akademik kariyer yaparken 15 yaşında bir liseli çocukla evlenmişken, nasıl biter? Nasıl bitirmeyi planlıyorsunuz?
Gazetede her gün en az iki tecavüz haberi okumayı içinize sindirebiliyor musunuz?
Etek boylarınıza karışılıp, “dekolte giyene tecavüz ederler,” diye giyiminize karışılırken, twit ve facebook duvarı isyanından başka neler yaptınız?
Kadını iş yerlerinden uzaklaştırmayı da içinde barındıran eğitim sistemi değişirken, sesiniz çıktı mı?
Seyirci yasağı adı altında statlara kadınların alınması ve bunun anayasaya aykırı olduğunu bile bile, statlara koşan on binlerce kadın varken ve bir kadın derneği bile çıkıp “Biz ikinci sınıf vatandaş mıyız? Eşitlik ilkesine aykırı”, diye mahkemeye vermemişken, gerçek suçlu kim?
Dernekleriniz ne iş yapıyor, siz derneklerinizi harekete geçirmek için ne yapıyorsunuz?
Kadına şiddet %1200 arttıysa sebebi kim? Düşündünüz mü?
Ensest ilişkide ve tecavüzde dünyanın sayılı ülkelerindensek, nedendir?

Aynaya bakın…
Erkekler mi yapıyor size tüm kötülükleri yoksa var olan haklarınız teker teker alınırken ses çıkartmayan sizler mi buna sebep oluyorsunuz? Her şeyi erkeklerden bekleyen sizler; haklarınızı korumayı bile.

“Türkiye şartları,” demeyi biliyorsanız, “Eğitim politikası cahilleştirmek üzerine,” diyorsanız, “Erkek egemen toplum ve erkekler öküz, biz ne yapalım,” diye cümleler kurup değişik argümanlar üreterek bahaneler yaratabiliyorsanız, aklınız var demektir. O zaman, aklınızı kullanıp, bahaneleri bir kenara koyarak harekete geçebilirsiniz de. “Aman o güzel popoma jop yemeyeyim”, “Ay kolumdan çekerler, incinir”, “Üff biber gazı sıkarlar şimdi”, “Bugün kuzişlerle buluşacağız boş ver”, “Ablamlar bize geldi gidemem”, “Benim yerime başkası eylem yapar zaten”, “Ben yapmasam da fark etmez”, diye diye Türkiye’de kadın olmanın sefasını değil, cefasını çektiniz.

Erkek, çocuğu annesiyle baş başa bırakarak işe gidip onu yetiştirmeye katkıda bulunmazken, çocuklarla tüm gün baş başa kalarak erkeğin istediği gibi evlat yetiştiren kadınlar; erkeklerin sizi korumasını mı bekliyorsunuz hala? Biz zaten tecavüz edip hapse girmeyeniz, şiddet uygulayıp umursamayanız, iş yaşamından sizler çekilip eve kapandıkça işimize geleniz, bedenlerinizde ki haklara karışıp, kıyafetlerinize laf atıp yanımıza kar kalanız, bir kadını gece on ikide yolda görünce rahatsız edeniz, biz erkekler sizin cinselliğinizden öyle çok korkuyor ve öz güvensiz erkekler olarak öylesine aciz hissediyoruz ki kendimizi, sizi kontrol altına almak için uydurmayacağımız yasa yok, o yüzden bizlerden bir şeyler beklemeyin artık.  Bu rahatlığımızdan vazgeçeceğimizi mi sanıyorsunuz?

Hakları için ölmeyi bile göze almayanların kaderi bellidir. Başkası savunsun, savunur, işim var gücüm var diyenlerin de.

Etiler’de yaşayan sosyetik güzelin de, Van’da yaşayıp kimliği bile olmayan kadının da bu ülkede hakları aynıysa ve ancak kendi bedenine ya da çıkarına zarar gelmediği sürece isyan etmeyen her kadın suçludur artık. Rahat evlerinizden çıkmadan, bilgisayar başında hak savunuculuğu yapıp, adını bilmediğiniz Ağrı’da ki, Van’da ki, Mersin’de ki kadının hakları için hapse girmeyi göze almıyorsanız, bilin ki, kapanacaksınız, tecavüze de uğrayacaksınız, şiddette göreceksiniz ve haklarınız tek tek elinizden alınacak. Bir bakmışsınız, kucağınızda üç çocuk, dışarı çıkmaya korkar halde facebookta yediklerinizi paylaşıp özgürce twitleşiyorsunuz.

Ve daha vahimi, eve giren hırsızın çocuğunuzu öldürmekle tehdit ettikten sonra size tecavüz edip, psikolojinizin ancak 18 ay sonra bozulup bozulmadığının anlaşılabileceğini söyleyen bir sistemde, tecavüzcünüzün adli karar olmadığı için elini kolunu sallayarak dolaştığını bile bile, evinizde oturup, facebook duvarında isyan edebilir, özgürce twitleşebilirsiniz.
İnternet özgürlüktür, değil mi?

Tansu Yalkın

Kişisel Evrim

Herkesin kişisel evrimi kendine, ben geneli ele alarak yazayım da kimse üzerine alınmasın, “Yazı da bahsi geçen ben değilim,” desin.

Kişisel evrim nasıl gerçekleşir?
Bizi tek başımıza koysalar böyle insanlar olur muyduk? Çevremiz olmasa mesela?..
Çevremiz olmadan yapamıyoruz ama çevremiz de söküp atamadığımız en büyük hastalığımız.

Doğduğumuz gün başlıyor çevrenin etkileri. Büyüdükçe şekilleniyor. Aileden başlayan eğitim, sonra okullarda devam ediyor. Her bir eğitim cümlesi, kişiyi kendisine daha çok benzetmek için. “Ne kadar çok bize benzersen, o kadar çok çevrene bağımlı olursun.” Ne olduğunu anlamadan, daha çocuk yaşta bireyler genelleştirilirken bazı sorular soruluyor çocukça yaklaşımlarla.

Misal, benim sorularım şunlardı. “Kim bu kel kafalı göbekli adamlar?”, “Kim bu her işi bildiğini iddia eden kişiler?” , “Herkes bir şeyleri çok iyi biliyorsa, neden Dünya/Türkiye bu halde?”, “Bu teyze neden böyle bir şey tavsiye ediyor, hiç aşık olmadı mı?”, “Neden komşumuz evlen diyor, mutlu mu?”, “Akrabamız neden çalışmayı övüp duruyor, iş yerleri çok güzel ortamlar mı?” Demek herkes çok mutlu hayatından, ki bana da böyle şeyler tavsiye ediyorlar. Oku, çalış, ahlaklı ol, etik değerlere sahip çık, işini iyi yap, işe gir, evlen, aile kur, çocuk sahibi ol, evin olsun, araban olsun, bir de yazlık, emekliliğinde rahat edersin, ooh mis.
Demek ki, mutlu hayatın anahtarı bu tavsiyeler ve bu döngü… Çünkü bunu yaşamış, görmüş, geçirmiş ailem, akrabalarım, komşularım, büyüklerim böyle söylüyor… Küçücüksün, kabul ediyorsun her şeyi.

Ardından ergenlik dönemi geliyor, isyan ediyorsun bunlar ne biliyor diye. Çevrenin söylemi de şu oluyor, “Aklı şimdi bir karış havada tabii, sonra anlayacak hayatı…” Belki de aklımızın yerinde olduğu tek dönemde böyle bir cümleyle alaşağı ediliyoruz. “Senin aklın havada”, “Hayat öyle bir şey değil,” “Okulun bitince göreceksin,” “Zaman gelecek, ah ahhh ailem haklıymış diyeceksin”.

Gençlik yıllarında hayatı ailelerimiz gibi yaşamamak için yaptığımız çabalarla geçiyor. En marjinal biziz. Otostopla tatile gitmeler, parasız sahillerde sabahlamalar, içmeler, sıçmalar. Tayt üstüne tülden etekler giyip, saçını kafasına yapıştırıp, üstüne askılı bluz geçirip, yaz günü ayağına giydiği turuncu botuyla etrafta dolaşmalar; rastalı saçlar yapıp, oraya buraya piercing takıştırmalar, saç uzatıp, bir karış sakalla gezmeler vs.’de tam bu dönemde oluyor. En marjinal yazarların, en marjinal kitaplarını biz okuyoruz, en ilginç müzik türleri bizde, en kaliteli filmler, tiyatrolar, konserler cepte. Kime sorsan ailesi gibi olmayacak, kime sorsan çevresi umurunda değil, idealleri için dağları delecek kuvvette olanlar mı dersin, asla evlenmeyecek olanlar mı, hele sistem insanı hiç kimse olmayacaktı.

Peki nerede bu insanlar? Söyliyim, siz değilsiniz, yanı başınızdaki…
“Üniversite sınavı,” tanımının hayatımıza girmesiyle evrim hız kazanıyor. Ailelerimizin şikayet edip, isyan etmemesinden dolayı girmek zorunda olduğumuz sınavlara dahil oluyoruz. Kimi ailesinin zoruyla istemediği bir bölümde okuyor, kimi puanı ancak oraya tuttuğu için, bazısı şehir dışına çıkamam ki kaygısıyla, bir diğeri gireyim de milletin ağzını kapıyım düşüncesiyle. Çok az genç ise ideallerini ancak yaşıyor.

Çevre baskısı için için devam ederken ergenlikten çıkmış asi bünyeler gençken en marjinal hayatları kuruyor. Kimse, “Eh üniversiteme de girdim, buradan 4 senede mezun olup, iyi bir işe girerim ardından da helal süt emmiş bir eş bulup evlenirim. Evimi, arabamı yaparım, benden mutlusu da olmaz” diye hayal kurmuyor. Herkesin hayali, yazar, çizer olmak, kimi küçük bir kafe hayali peşinde, kimi ekmeğimi taştan çıkarırım ama memur olmam arkadaş isyanında, bazısı 08:00- 17:00 arası çalışan beyaz yakalı mı olacağım cümlesini kuruyor, bir diğeri “açarım kendi işimi, bakarım keyfime” derdinde. Herkes marjinal, herkes tutkulu, herkes idealist ve kimse sisteme dahil olmak istemiyor. Çünkü herkes biliyor ki, “Bir şeyler ters, yanlış.” Herkes farkında “O işler öyle olmuyor, o işin doğrusu aslında böyle.” Süper fikirler, mantıklı argümanlar, olması gereken eleştiriler.

Ve bu marjinallik içinde kişisel evrim devam ediyor. Önce, “Dur lan şu okulu bir bitireyim, çok tembellik yaptım” demeye başlanıyor, ardından ilk staj deneyimleri. Kimse staj yaptığı yerden memnun değil. Stajyerlik, köpeklik. Ama sistem çevrelemiş seni, köpeklik ama “Orada tutunursam iyi olabilir,” demeye başlanıyor. Orası olmasa başka yer ama mutlaka “Burada tutunayım ben, önce işin mutfağından başlamalıyım tabii ki, parayı kazanırız elbet” diye ikna ediyor insan kendini.

Bir bakıyorsun okul bitmiş. Birisi işe girmiş, bir başkası mesaide, beriki para kazanıyor. Sen mal mısın? Marjinallik yapmak sana mı kaldı?

“Dayım bana, mayışlı bir işe gir, dedi”, diye eleştirdiğimiz kişiler gibi düşünmeye başladığımız dönemde cümlelerimiz dayı tavsiyesi gibi olmuyor ve şekil değiştiriyor. “Burada kalıcı olmalıyım, CV’me yazarım, şık durur.” Eleştirdiği dayısından bir farklı olmayan gençler evrimi tamamlama aşamasına giriveriyorlar.

Ufak ufak maaşlar cukka yapıldıkça, hayat standartları artıyor. Sistem seni, lükse bağlıyor, lap-top’a bağlıyor, tablete, şekilli telefonlara, internet faturasına, hoş giyim kuşamlara. “Köpek gibi çalışırım ama insan gibi yaşarım,” cümleleri kuruluyor. Alalem yaşarken, sen salı pazarından kot mu giyeceksin? Olmaz. Millet facebook’larda en güzel anılarını paylaşırken, sen bankta simit ayran içerken mi fotoğraflayacaksın kendini, hatta fotoğraflayabilir misin paran olmadan nasıl alabilirsin o fotoğraf makinesini?

Bir de sevgilin varsa, yandı gülüm keten helva. Üniversite bitmiş, işe girilmiş, bir kaç senedir de tecrübe edinmişsen, evrimin halkalarından “evlensem mi lan?” sorusu boynuna geçiriliyor. Bir bakıyorsun evlenmişsin. Nice nice, “Evlenmez o,” denilen, “Evlense bile, su altında evlenir,” dediğimiz, “Paraşütle atlarken evlenecekmiş,” cümleleri kurulan kişiler facebook ortamında, göbek atmalı fotolarını paylaşıveriyorlar, en klasiğinden.

Daha iki sene evvel, TV dizilerini eleştirip, ailesi gibi olmayacak olanlar yaş ilerledikçe, ahmak ıslatan yağmur gibi dökülüveriyorlar sistemin üzerine.

Kaygılar daha da artıyor. “Bu iş yerinden ayrılırsam, yenisini bulmakta çok zorluk çekerim,” düşünceleri giriyor akla. O sebeple şikayet ede ede, sistemi eleştire eleştire, lanet ede ede çalışılıyor. O iş öyle yapılmaz, patron işi bilmiyor, mesai ücreti bile vermiyorlar, işim 17:00’de bitiyor ama performans ölçümünde erken çıktı yazmasınlar diye 19:00’a kadar oturuyorum, yıl sonu kapanışı olduğu için sürekli geceleri çalışıyoruz, bayram dönemi sebebiyle işler yoğunlaştı o yüzden iş yerinde sabahladım…
Vay benim marjinalim vay benim isyankarım, vay benim her şeyi bilen arkadaşım…

İki sene evvelin marjinalleri, oluyor sana şimdinin düz insanları. Dönüşüm tamamlanıyor. Tek dertleri eve gidip ayaklarını uzatmak. Aynı çalışma temposunda, sevgilisine binbir türlü hizmet edip, sinemalara, konserlere, tiyatrolara, tatille gidip, türlü türlü kitap okuyup, değişik müzik dinleyip, arkadaş ortamlarında cirit atanlar; iki sene sonra bir bakıyorsun, ortada yoklar.
Cümleler değişiyor, “Konsere gitmek istesen, iki kişiden şu kadar para”, “Sinemaya gidecek zaman mı var?”, “Tatile hepsi dahil otele gittik, hiç bir şey düşünmek zorunda değilsin ki, bir de değişik tatil mi yapacağım, zaten yıl boyu yorulmuşum”, “Eşimle bir yemeğe çıktık, şu kadar para gitti, oysa ki dolap taksidi devam ediyor”, “Bu ay iki arkadaş evlendi, altın filan takmaydı derken, son dönemde fazla içeri girdik, evde oturmak en iyisi”…

Hani evlenmeden önce yapıyordun, gidiyordun, takılıyordun. Soruyorsun, “taksitler”, söylüyorsun “sen evli değilsin bilemezsin” demeler. Zannedersin ki, evlenince vahi gelmiş, bilinçleri açılmış. Bir tek onlar sever, bir tek onların taksitleri var, bir tek onlar çalışıyor, bir tek onlar sorumluluk sahibi, bir tek onlar evde bir şey bozulunca tamir ediyor da evlenmeyenler bok içinde yaşayıp, taksitlerini ödemeyip, gezip tozuyor ve sanki evlenmeyenler sevmiyor, her gece gönlüm hovarda takılıyor.
İki sene önceki hayallerini unutup, düz insan gibi akıl vermeye çalışıyorlar. “Hayırlısı be kardeş…”

Evrim gerçekleşirken, “Ailem haklıymış,” cümleleri ufaktan kuruluyor. “Ya, aslında onlar her şeyi biliyorlarmış, dedikleri tek tek çıktı.”
Hayır, dedikleri tek tek çıkmadı. Sen, onların dediklerini tek tek yaptığın ve çevreni dinlediğin için çıkmış gibi oldu. Evlilik tavsiyesinde bulunan kaç ebeveyn evliliklerinde mutlu? Kaç tanemizin ebeveyni idealleri uğruna savaşmış? Kim sana bu tavsiyelerde bulunup, haklı çıkanlar?

Değişim tamamlanıyor, eskinin marjinal gençleri, annelerinin babalarının benzer hayatlarını sürdürmeye başlıyorlar. Gen aktarımı son noktasına varmış oluyor böylece. O kel fakafalı amcalar bizler oluyoruz, her şeyi bilen teyzeler. Artık sana kimsenin karışmasına gerek yok, zira sen sistem için çocuk yetiştirebilecek noktaya gelmiş bir bireysin, şimdi sen tavsiyelerinle ve yapmadıklarınla çocuğunun senin hayatına benzer bir hayat yaşamasını sağlayacak olan yeni bir halkasın.
Evrimin tamamlandı, alkışla kendini.

Tansu Yalkın