Türkiye’nin aydınlık yüzü…

2020 Olimpiyatını alamamak bir tarafa, kişisel olarak önce olimpiyat komitesine, ardından spor bakanına ve tüm bunları kontrol eden başbakana bir soru sormak isterdim.
Tüm muhafazakarların da bu soruyu soracağını düşünerek…
“Tüm katılımcı ülkeler, şehirlerine ve ülkelerine ait gerek kültürel, gerek sosyal, gerek bilimsel yapıları, olguları, gerçekleri, parlatarak sunuyor. Biz insanımızla, yapılanmamızla, kültürümüzle buyuz, deniliyor.
Her ülke kendine ait aydınlık tarafları gösteriyor.
Bu yadsınamaz gerçekler dahilinde, 2020 Olimpiyat tanıtım videosunda İstanbul’u anlatırken neden tek bir karede türbanlı vardır? Nüfusunun çoğunluğu müslüman olan ülkemizde, İstanbul’da türbanlı oranı %1 midir? Kara çarşaflı kadın oranı ise sıfır mıdır? Cübbeli, sakallı erkekler hiç yoklar mıdır ki, videonun toplamında %1 bile yer kaplamayan oranda muhafazakar kesim gösterilmedi? Türbanlı kadınlarımızın çok çektiğini ve küçümsendiğini düşünen hükümetimiz, türbandan, çarşaftan, cübbeden ve çember sakallı kişilerden utanmakta mıdır?
Türkiye’nin aydınlık yüzü başı açık kadınlar ve çağdaş görünümlü erkekler ise gösterilmeyen taraf ülkemizin/şehrimizin karanlık yüzü müdür?”
Tanıtım videolarını izlerken, başka bir şehir izliyormuş hissine kapılınca merak ettim…
Tansu Yalkın

Spor Savcısına Sorular

Sevgili spor savcısı…
Görevin nedir? Kimleri içeri atacaksın? Neye göre ceza kesip, soruşturma başlatacaksın? diye sormak istedim…

Her yer Taksim, her yer direniş,” diye 15 saniye bağırılınca mı soruşturma açarsın yoksa 120 saniye bağırılınca mi?
Tüm stat başka tezahürat yaparken, iki kişi kendince bağırsa ve sen bunları kamerada görüp tespit etsen, ertesi gün evlerinden alır mısın o kişileri?
Kahrolsun bazı şeyler,” tezahüratı, siz savcılar için siyasi bir slogan mıdır mesela?
Ya da,
Tüm stat üç dakika boyunca sussa ve protestosunu böyle yapsa, sustular diye soruşturma mı açarsın?
Peki ya,
Tayyip çok yaşa, başımızdan ayrılma,” diye tüm stat bağırsa, kinaye olduğunu nereden anlarsın?
Belki,
Tüm stat, “her yer …., her yer …,” diyecek ve noktalı yerlerde susacak… Noktalı yerleri sen mi dolduracaksın da suçlayacaksın insanları?

Ah be spor savcısı işin çok zor.
Hakan Şükür milletvekili olduğu halde spor yorumculuğu yaparsa, Hakan Şükür’ü şikayet edip soruşturma başlatmak zorunda kalabilirsin, zira pek çok kişi onu orada yorumcu olarak değil, siyasetçi olarak görebilir ve belli bir kesimi tahrik etmekten içeri atmak zorunda kalabilirsin?
Yapar mısın bunu?

Başbakan dahil, herhangi bir milletvekili-bakan, protokol tribününde maç izlese, varlığı ile stadı tahrik etmesine ses çıkartacak mısın? Bu kadar ileri nasıl gideceksin?
Başbakan ya da bir vekil bir final sonrası kazanana kupa verse, siyasi kimliği ile orada bulunup kupa vermekten soruşturma açılacak mı? Zira bazı kişileri kişileri varlığı ile tahrik edebilir.
Kasımpaşa kulübünün Recep Tayyip Erdoğan isimli stadyumu için, “İsmini değiştirin, spor ve siyaset yan yana gelmez,” diyecek misin?
Başbakanımız “Ben Fenerbahçe taraftarıyım,” diyemeyecek mi? Fener atkısını boynuna dolayıp iki demeç verse tavrın ne olacak?

Kulüplerin ve Futbol Federasyonu’nun basiretsizliğini fırsat bilip, spora müdahale etmeyi kollayan siyaset yüzünden orada bulunduğunu biliyorum sayın savcı. Varlığın zaten siyasi bir yapılanma iken, sen nasıl statlarda bizi izleyeceksin?

“Varlığım siyasi nedenden ötürü,” diye kendine soruşturmayı açar mısın, burada ne işim var diye?

Tansu Yalkın

Olimpiyat, umuttur…

Her dönem yılmadan aday olan bir şehir ve İstanbul Olimpiyat için bu sefer favorilerden birisi. Destekliyor ve şehir halkı olarak çoğumuz destekliyoruz, çünkü çok şey değişebilir; bir umuttur yaşatan insanı.

Mesela, saha içi sporcu güvenliği sorunu değişebilir. Böylece dayak yememek için üzerine doğru koşan kişileri alaşağı eden sporculara ceza vermeyiz.
Milyon dolarlık oyuncuları alıp, onları ‘kumun üzerine çim dökmüşsün gibi duran’ sahalarda oynatmamayı öğrenebiliriz.
Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olan, seyircisiz maç izleme cezası kadınlara çektirilirken, aynı kadınlar aşağılandıklarını, ikinci sınıf vatandaş görüldüklerini idrak edip bir şeyleri değiştirebilirler.
Fanatik olmayan, sporu seven bireyler yetişebilir. Mesela bir futbol takımı tur atladığında Facebook’un duvarına yazanlar, Vakıfbank Kadın Voleybol Takımı Avrupa’nın en büyüğü olurken de aynı duyarlılığı gösterirler ve hatta “Vakıfbank’ın takımımı var ki?” diye cümleler kurmazlar.
Kim bilir, sporun mücadele olmasının yanı sıra bir oyun, bir zevk olduğunu idrak eder, yenildiğimizde kutlamayı öğrenebiliriz.
Spor gazetelerimiz, 100 kelime ile haber yapmaktan vazgeçebilir, müsabaka sonrası yönetici beyanatları popülist söylemler içermez.
Dünya sporcularını görünce eğitime önem verip hem sporcu hem eğitmen yetiştirmeye başlayabiliriz.

Bursa’yı taraftarın bile hayalini kuramadığı şampiyonluğa taşımış Ertuğrul Sağlam görevinden ayrılmak zorunda bırakılmaz, çok zor şartlarda çalışıp belli bir istikrar yakalayan Rıza Çalımbay’a “istifa” diye tezahüratta bulunmayız. Bir önceki sezon alt ligden çıkmış Kasımpaşa teknik direktörünün ligin 5. haftasında, 3. sıradayken görevine son verilmez. Tüm kulüpler hedeflerini doğru seçip, planlamasını düzgün yapmaya başlar. Halter, güreş vs federasyonlarımız iç çatışmalarını bırakıp dünyaca ünlü sporcu yetiştirmeye başlayabilirler. Kulübü borç batağına saplayıp Avrupa’ya gidememesine sebep olanlar federasyon başkanı olamaz. Yöneticiler, profesyonellerden oluşur.

Belli mi olur, belki de insanlarımız artık medeni şehirlerdeki gibi saygılı olmaya başlar. Kırmızı ışıkta geçmez, kaldırımlara park etmez, ulaşım ucuzlar, bir yerden bir yere gitmek için dört vesait değiştirilmez, metro hatlarımız yerin altını örümcek ağı gibi sarar, otobüslerimiz zamanında kalkar.
Kim bilir, sporcu kadınlarımız antrenmandan çıktıklarında şort giydi diye otobüste/yolda tacize uğramaz, alt yapı gelişir, engelli insanlar şehir içinde rahatça dolaşır, şehirde nefes alacağımız yeşil alanlara AVM inşa edilmez ve büyük parklar yapılır.
Olimpiyat döneminde gazetecilere bedava olacak internetin faturası ve alt yapı çalışmalarının parası vergilerle çıkarılmaz.

Böyle bir ülkeye/şehre olimpiyat verilir mi demeyin, “sporu değil, taraftar olmayı seviyoruz,” da demeyin. Hiç belli olmaz, belki de insan gibi yaşayamadığımız ülkemizde/şehrimizde, 2020’den sonra insan gibi yaşar, bu adımı ilk sporla atarız.
Umudunuzu kaybetmeyin.

Tansu Yalkın

Abdullah Avcı kafadan gidemediği için, biz de Brezilya’ya gidememiş sayıldık…

Yazıyı yazacaktım, baktım başlık her şeyi açıklıyor.

Not: Bakınız, oyuncu değişiklikleri…

Tansu Yalkın

Futbolda Kültürel Çeşitlilik

Andorra, San Marino, Eritrea (Eritne), Tonga ve daha pek çok ülke futbol arenasında varlar. Olmalılar da, ancak futbolun günümüzde endüstrileşmesi yüzünden pek çok ülke, bu ülkelerle formalite maçı oynamak zorunda kalıyor. San Marino teknik direktörünün Hollanda maçından sonra (11-0) yaptığı açıklama oldukça manidar ve esprili.  “Maçın kırılma anı, 45. dakikada yediğimiz 5. goldü.”

34-38 arası lig maçı, üstüne en az 6 maç şampiyonlar ligi/UEFA ligi (üst tura geçilirse daha fazla), ülke kupası maçları ve oynanan milli maçlar. Bu trafik içinde bir ülke, 370 kişilik bir sahada (stat demeye dil varmaz) maç yapmak zorunda oluyor ve bu da “kültürel çeşitlilik,” adı altında sunuluyor. Bu yaklaşım, pek anlaşılır durmazken, Joachim Löw’de alt sıralarda yer alan bu ülkelerin, kendi aralarında turnuva yapıp sonucunda, eleme maçlarına o turnuvadan en güçlü ülkelerin gelmesi yönünde öneride bulundu ki, önerisi  oldukça anlaşılır.

Milyon dolarlık oyuncular, milyonlar önünde, trilyonların döndüğü turnuvalarda oynarken, zaten fark olacağı bilinen 11-0’lık bir bir şova kimse itibar etmiyor. Almanya-San Marino maçı mı yoksa ailece gidilecek güzel bir film mi? İspanya-Lüksemburg maçı mı, bir dostun doğum günü partisi mi sorularına cevap açık. Sporu istediğin kadar sevebilirsin ancak bu maçları izlemesi ne kadar keyifli olabilir ya da taktik olarak kim bir çıkarım da bulunabilir? “Hmm demek San Marino maçını Hollanda böyle oynadı, biz de buna göre önlem alalım,” diyen kaç teknik direktör vardır ya da futbol sever? Bize izlemesi bile çoğu zaman külfetken, milyon dolarlık oyuncular için sakatlanma riskini de düşünerek, kültürel çeşitlilik adına rölantide oynadıkları bir müsabaka onlar için daha büyük bir külfet değil midir?

Andorra, San Marino vs gibi ülkelerin varlığını, pek çok insan bu karşılaşmalar sonrasında öğreniyor olabilir, ancak ortada bir sezon boyunca 50’nin üzerinde maç yapan futbolcular ve trilyonların döndüğü bir sektör varken, bu kimin umurunda, kim önemsiyor, kaç kişi umursuyor. Andorra’ya vizesiz gidiliyormuş, vergi olmadığı için teknolojik ürünler çok ucuzmuş, bir ürün alınacaksa pek çok mağazaya sorup öyle almak gerekirmiş fiyatlar değişkenmiş, Barselona’ya üç saat uzaklıktaymış, tek bir caddesi varmış o da Bağdat Caddesi’nin yarısı kadar uzunluktaymış, milli maçlara rağbet olmadığı için biletler ücretsizmiş. Kültürel çeşitlilik adı altında sunulan bu bilgiler dışında ancak meraklısı ince ince Andorra hakkında araştırma yapar, kültürel çeşitliliğini konumlandırır.

Bu ülkelere saygı sonsuz, ancak bu ülkelerin futbol ülkesi olmadığı açık ve futbol endüstrisinde maç trafiği çok yoğun. Spor severlerin kaliteli müsabakalar izlemeye hakkı olduğu gibi, sektöründe nefes almaya ihtiyacı var. Futbol olarak ileride ve gelişmekte olan ülkelerle, futbol ülkesi olmayan hatta futbolla alakası olmayıp, on bir kişiyi toparladılar diye sahaya çıkan ülkeleri ayrı değerlendirmek gerekiyor ki, onlar da kendilerine denk ülkelerle mücadele etsinler, 11-0’lık, 8-1’lik skorlara mahkum olmasınlar. Futbol ülkesi olmaya karar verirlerse zaten kendi aralarında yaptıkları mücadeleler sonrasında, sürekli eleme gruplarına kaldıkça elbet 4. torbadan direkt katılım yapacaklar ve belki de bizim ülkece yaptığımız gibi, 3., 4. torba mahkumuyken, 1. ve 2. torbanın gediklisi olacaklardır ama öncesinde, kültürel çeşitlilik adı altında, futbol konusunda gelişmiş/gelişmekte olan ülkelere bu maçları yaptırmak, izletmek zorunda bırakmasınlar.

Bu maçları izleyip izlememek kişisel bir tercih olabilir ancak bu maçları oynamamak futbolcuların ya da ülkelerin verebileceği kararlar değildir ve bu kararın acilen verilmesi gerekir.

Tansu Yalkın

Teşekkürler Cüneyt Çakır

Manchester United – Real Madrid maçında, Cüneyt Çakır’ın Nani’ye gösterdiği kart sonrasında insanlar coştu.
Bizlere pek çok insanın erketede yattığını ve yurt dışında yönettiği bir maçta hata yapmasını beklediğini göstermiş oldu. Bu nasıl bir nefrettir, bu nasıl bir kusmadır, anlam vermek güç.

“Türk milliyetçilerinin koruduğu hakem işte,” diyenler mi, “Bu adamı savunanlar şimdi ne diyecek,” diye soranlar mı, “Çakır’ı hala koruyan var, bir bitmediniz be kardeşim,” diye sonu küfürle biten cümleler mi istersin… Tüm nefret bir anda dışarı çıktı.

Hemen Türkiye’de yönettiği maçlar gündeme geldi Facebook duvarlarında. Fenerbahçeli, “Hani yurt dışında iyi maç yönetiyordu, kim yer bunları,” dedi; Galatasaraylısı “Cüneyt Çakır kendi karakterinde maç yönetti,” diyerek içindekini kustu; Beşiktaşlı olan, “Cüneyt Çakır’ı taktimimdir,” diye veryansın etti. Ne gözleri kaldı, ne tipi, ne duruşu ne de karakteri.

“O ayak kalktığında, Nani topa bakıyordu, Arbeloa’yı görmedi,” diye kartı ağır bulanlar; “Bir futbolcu rövaşataya kalktığında bir futbolcu tekmeye ayak uzatıp kafasına geldi diye kart gösterilmez bu da aynı durum işte,” diyerek, yerenler ve diğer tarafta da “Buz gibi kırmızı kart kardeşim,” diye savunanlar.

Kimi, tekmeden sonra Nani ayağını ileri doğru ittirerek futbolcuyu “Hazır tekme gelmiş, dur sakatlayayım şunu,” mantığında ayağını ileri ittirdiğini görsellerle desteklerken, bir başkası bunun refleks olduğunu iddia ediyor. Konuşuluyor, tartışılıyor ve genel olarak nefretle, kinle. Kart değil diyenler Cüneyt Çakır’a; kırmızı kart diyenler Cüneyt Çakır’ı yerenlere saldırıyor küfürlerle atışıyor, her bir cümle nefret kokuyor.

Howard Webb’in onlarca maçta nasıl hata yaptığını biliyoruz, bir hata yapılmışsa bırakın bir kere de Cüneyt Çakır yapsın. Eğer bu bir hataysa, bu hata onun karakterinden bir şey götürmeyeceği gibi iyi hakem olduğu gerçeğini de asla değiştirmeyecek.

Ve bizler, yine futbolun sırf bu “Karttı değildi, sarıydı, kırmızıydı,” tartışmaları yüzünden güzel olduğunu unutup, kendi nefretimizde bir kez daha boğulmayı başardık.
Halk olarak her şeyle kavga eden bizlerin hemen yanımızdakine tahammülümüz bile yokken, bu nefret daha çok Cüneyt Çakır üzerinden kendimizedir. Çünkü, ne kendimize saygımız var, ne de çevremize; ne kendimize tahammül edebiliyoruz ne de insanlara…

Bize bizi bir kez daha gösterdiği için Cüneyt Çakır’a teşekkür etmek gerekir.

Tansu Yalkın

Spor basınında kelime seçimleri

Orduspor maçından sonra Fatih Terim’in tribüne gönderilmesi üzerine çıkan bir kaç haber.

Haber başlığı
“Terim bıçak sırtında”
Alternatif: “Terim Beklemede
Fatih Terim, tehlikeli bir durumun içinde olmadığı gibi hakeme gösterdiği sportmenlik dışı tutum kendisinin bilerek ve isteyerek yaptığı bir seçimdir. Beklenmedik, seçimi dışında olan bir durum değildir. Bu sebeple “bıçak sırtı” tanımı yerine tam oturmuyor.

Haber içeriği
“… Terim’in kaderini, hakem Serkan Çınar’ın raporu belirleyecek.”
Alternatif: “… Terim’in durumuna, hakem Serkan Çınar’ın raporu okunduktan sonra karar verilecek.
Kader kelimesi, burada daha çok mağdura yönlendirme yapmakta ve duyguları içten içe şekillendirmekte.
“…raporu belirleyecek.” kelimeleri ise, Terim’i bir şey yapmamış gibi göstererek, “hakemin tutumu belirleyecek,” şeklinde bir algıya yol açıyor.

Tecrübeli teknik adam en az 5 ya da 6 maç ceza alacak, aksi taktirde 1 ya da 2 maçla kurtulacak.
Alternatif: “Hakem raporu okunup bir karara varıldıktan sonra, tecrübeli teknik adamın, 1 ila 6 maç arası ceza alması bekleniyor.”
“En az – aksi taktirde,” gibi terimleri aynı cümle içinde kullanmak taraftarı germekten başka işe yaramaz. Hele ki diğer takımın taraftarı, “kurtulacak,” kelimesini okuduğunda bunu “olaydan yırtma, hafif yollu geçiştirme,” olarak yorumlayacaktır.

Fenerbahçe-Beşiktaş maçı öncesi bir haber.

Haber başlığı
“Derbi öncesinde Beşiktaş’a 3 şok!”
Haberin içeriği zaten sakat olan ve oynamayacak oyuncuların, derbide oynamamaları üzerine.
Bir durumun “şok” diye ifade edilebilmesi için, oyuncuların ya o hafta sakatlanmış ya da sakatlıklarının derbi tarihinde kesin geçmiş olacağına dair bilginin olması ama beklenmedik bir durumun oluşup, sakatlıkların devam ettiğine işaret etmesi gerekiyordu.

Başka haber başlıkları
Bucaspor’a yeni şok.
Emre’ye şok.
Şok karar.
Bilmem kimden şok açıklama.

Bu haberlerin hepsi 26 Şubat 2013 tarihli gazetelerden.
“Şok” kelimesi neredeyse tüm haber başlıklarında kullanılıyor ve artık içeriğini kaybetmiş durumda. Okuyucu da aslında bunları pek yemiyor. “Hıı tabii tabii, eminim şoktur, kesin şok olacağım,” diye haberi sallamıyor bile. Hele internetteyse ve o günün haber konularını biliyorsa, habere dahi tıklamadan geçip gidiyor ve daha güvenilir, daha net bilgiler veren sitelere yöneliyor.

Haber içerikleri de taraftarı gerip, haksızlığa uğradığını ima eder şekilde bilinçli olarak yazılıyor. Haberi okuyan kişi, “Vay bıçak sırtında ha, hakem raporu belirleyecek demek, kesin kötü ve yalan yazar, kaderi onun ellerinde demek,” diye düşünerek için için agresifleşmeye başlıyor.

Bazı spor medyasının bu tutumu da bilinçli zaten. Okuyucu ne kadar agresifleşirse, sitesine daha çok uğrayacak yeni ve güncel haberleri tıklayacak ya da ertesi gün “yine neler gelmiş bizim takımın başına,” diye gazeteyi satın alacak. Ki aslında bunların sayısı oldukça az.

Bunun arkasından yöneticiler, “Her şeye rağmen şampiyon olacağız,” şeklindeki, “Hem en güçlüyüz, hem de en mağduruz,” psikolojisini yayan açıklamalar yapıp, taraftarın gönlünü okşamaya başlıyor.
Bu iş bilmez açıklamaların ardından bir diğer takım, “Asıl ben daha mağdurum,” diye açıklama yapadursun, medyada da haber başlıkları alıp başını gidiyor. Federasyon geç verdiği kararlarla ve tahkimin sürekli kararları bozup cezaları düşürmesinden sonra taraftarın konuya anında dahil olmasının yolunu açıyor.

Her şey birbirini tetikliyor. Haber başlığı/içeriği ve yöneticilerin konuşmalarındaki kelime seçimleri, sporun gidişatını belirlerken, kurumların çalışmayan, ne şiş yansın ne kebap içerikli yasa ve tutumları da sonuca nokta koyuyor.

Kısaca, neresinden tutarsan tut, elinde kalıyor.

Tansu Yalkın

Doping

23 Yaş Altı Halter Milli Takımı‘nda bulunan 16 sporcunun doping yaptığı ortaya çıktı. İnanılması güç bir rakam. On altı kişinin bilinçli olarak doping yaptığını söylemek sanırım gerçek bir iftira olur. Bu noktada geçen hafta Hidayet Türkoğlu‘nun NBA’de doping yüzünden 20 maç ceza alması sonrasında yaptığı açıklamayı anımsamak yerinde olabilir.

“Aldığım ilacın yasaklı madde içerdiğini bilmiyordum.”
Hidayet Türkoğlu bu ilacı geçen yaz, Türkiye’deyken omuz sakatlığının daha hızlı iyileşmesi için Türkiye’de ki çalıştırıcısı vermiş. İsmi şimdilik bilinmiyor ama Hidayet Türkoğlu gibi bir ismi çalıştırdığı düşünülürse, aktif ve yetkin bir kişi olduğu gerçek (belki de Milli Takımlar sorumlusu ama mahalle doktoru değil, kesin). Bu hata, Türkoğlu‘nun 20 maçına ve kazanacağı 3 milyon dolarına mal oluyor.

23 yaş altı Halter Milli Takımında ortaya çıkan doping haberi bu minvalde düşünüldüğünde, doping içeren maddeyi yetkin bir kişinin bu gençlere tavsiye ettiği ciddi bir varsayım olarak ortaya çıkıyor. Dopingden yakalanmanın kariyer bitirici bir unsur olduğunu bilen gençlerin, öksürük şurubu alırken bile Milli Takımlar doktoruna danışması/araştırması/soruşturması gerekiyor. Spor yapmaya başlayan yedi yaşındaki çocuk bile artık bunu biliyor. 16 kişinin de aynı hastalığa maruz kalıp, farklı farklı doktorların bu sporculara aynı doping maddesini içeren ilaç vermesi ise mantıksız gözüküyor.

O zaman Türkiye’de, sporcuların tedavi ya da gelişim amaçlı ilaç almalarını kontrol eden yetkin kişilerin, bu konudaki bilinçsizlikleri açıkça gözler önüne seriliyor. Kiminin 20 maçına, kiminin kariyerinin daha başlamadan bitmesine, kimininse aldığı madalyaları geri vermek zorunda oluşuyla sonuçlanabiliyor.

Bunun adı, cehalet mi, bilinçsizlik mi, iş bilmezlik ya da adam sendecilik mi yoksa ‘kimse anlamaz,’ cinliği midir bilinmez ama ortada bir gerçek var ki, Türkiye’de sporcu yetiştirenler yetkin değil.
Peki kim onları bu konuma getiriyor?
Sanırım asıl sorun bu noktada başlıyor; kim yönetiyor?

Not: Çıkan haberlere göre durumun ciddi incelenmesi gereken bir konu olduğu açıktır, bu yazı sadece başka bir açıdan yapılmış bir değerlendirmedir. Sonuç, ister organize, ister bilinçli, isterse iş bilmezlikten gerçekleşmiş olsun, durumun vahametini değiştirmez.

Tansu Yalkın

Bir sporcu yetiştirmek…

Spor sadece koşmak, güç, kondisyon, çok çalışmak değil, bunları bilinçli yapmaktır.

Top geldiğinde burada duracaksın, şu alanı kontrol edeceksin, şuraya doğru koşarsanız bu alanı kapatırsınız böylece rakibin pas opsiyonlarını azaltırsınız, çapraz koşu, alan açma, kanatlara inme derken bir futbolcuya yapması gerekenleri, –eğer öğrenmek istiyorsa– çok kolay öğretebilirsiniz. Diğer spor dalları için de bu geçerli elbette.

Takım ya da bireysel sporların çoğunda, “Hadi aslanım,” “Gün bizim günümüzdür,” “Çıkın ve gösterin Türk’ün gücünü,” vs içerikli bir gazla çalışıldığı malum. Bunun böyle olduğunu da en son olimpiyatlarda ki sonuçların ardından gördük.

İstikrarlı çalışan herkes sporcu olabilir ama bir sporcunun binlerce kişi arasından sıyrılmasını sağlayan şey, akıldır. Hele ki, sporcuda ortalamanın üzeri bir zeka varsa, tadından yenmez.

Müsabaka sonrası röportajları bir düşünün. Birbirinin benzeri, klasik cümleler, çoğu adrenalin ve yorgunluk sebepli düşünülmeden edilmiş on yıllardır edilen beylik laflar. Olimpiyata katılmış sporcudan, alt ligde oynayan futbolcusuna kadar. Aradan sıyrılıp “gerçek sporcu duruşu olanlar”, kendilerini yetiştirmiş olanlar.

Eğitim sistemi malum olduğundan, benim tüm sporlar için bir alt yapı hayalim var.
Çocukları, gençleri disipline etmenin dışında onlara hayat görüşü kazandıracak bir sistem. Kışın okul olduğu için daha çok yazın uygulanabilir yaz okulları ve kış döneminde de hafta sonu.

Gençler önce hocalar eşliğinde antrenmanlarını yaparlar. Bu antrenmanlarda gençlere neden o antrenmanın yapıldığı, hangi kas grubunun çalıştırılıp, hangilerinin eksik kaldığı ve bunları sonradan nasıl bir çalışmayla giderileceği anlatılır. Pek çok sporcumuz görünen kas gruplarını çalıştırıp, görünmeyenleri es geçmesinin sebebi bu bilinçsizlik.
Tuncay Şanlı İngiltere’ye ilk transfer olduğunda ki anısı da dikkate değer.
“Soyunma odasına girdim, kimse yok. Bakındım etrafa, arkadaşlarımı göremedim. Orada bir görevliye sordum, ‘arkadaşlarım nerede?’ diye. ‘Fitness salonundalar,’ dedi. Antrenman öncesi orada herkes çalışıyormuş, bilmiyordum.”

Bu “bilmiyordum,” tavrındaki değişiklik için sabah antrenmanı ve neden-niçin bilgilerinden sonra öğle yemeği ardından da akıl/bilgi geliştirmesi yapılmalı.
Pazartesi: Sinema günleri/Tiyatro günleri – Sinema/tiyatro konusunda uzman bir kişinin, bir film nasıl izlenir, çözümlemesi nasıl yapılır, yönetmen neden bu sahneyi bu şekilde çekmiştir analizleri.
Salı: Zeka oyunları – Kişinin zevkine göre satranç, briç, bilardo, snooker gibi beyni çalıştıran disiplinler hakkında bilgilendirme, oynamaya teşvik etme.
Çarşamba: Tarih günleri – Tarihin genel anlamdaki akışı ve basit anlamda yorumlanması
Perşembe: Kitap günleri – Sporcu adaylarının, neyi neden okuduklarını bilerek, eğitmenler tarafından hem kitap konusunda bilgilendirmesi, hem de anadilleri hakkında ki basit kuralları öğreterek, düzgün cümle kurma eğitimi ve bakış açılarının geliştirilmesi.
Cuma: Sanat günü – Plastik sanatların her biri hakkında genel bilgilendirme, sanat tarihinden, o sanatı uygulama eylemi.

Spor eğitimi, “Antrenman bitti, yarın saat 09:00’da burada olacaksınız,” demekle olmadığını gördük.
Bu tür spor okullarının açılarak, sadece sporcu değil, düşünmesini bilen, kendisini kontrol edebilen, çevresi hakkında olup bitenleri analiz edebilen bireyler olması gerekiyor. Yoksa herkes pozisyon almayı biliyor, herkes koşuyor, herkes kondisyonlu ama koşarken düşünebilen, müsabaka sırasında tüm sahayı analiz edip karar verebilen, karşılaşma bitiminde ‘Neler oldu?’, ‘Neden oldu?’ sorusunun cevaplarını verebilen, sporcu sayısı maalesef çok az.
Bilgiyi verdiğin ölçüde, akıl kişiye geri döner.

Sporcu yetiştirmek, onu sadece antrene edip, “hadi aslanım, yaparsın sen,” diye sırtını sıvazlamak değil, ona bir hayat görüşü de katmaktır.

Tansu Yalkın

Olaylara bakışımız, spordaki başarısızlığımızla doğru orantılıdır.

Spordaki başarımızı, ülke olarak hayata yaklaşımımız, birbirimize davranışımız ve olaylara verdiğimiz tepkiler oldukça etkiliyor.

Her gün gazetelerde iki tane tecavüz haberi okuyoruz, gazeteye yansımayanlar da cabası. “Tahrik oldum, elde etmeliyim”… Kupa var, gitmeliyim, almalıyım.

Bu ülke ayağı kırılan eşeği ahıra bağlayıp tecavüz edenleri de okudu. “Vur, kır, parçala, bu maçı kazan.” Nasıl olduğunun önemi yok, sadece kazan.

Kadına şiddet %1200 artı (120 değil, 1200). “Sorun mu var. Gücü, gücü yetene. Hurra o zaman. Şiddetle çözelim.”

Çocuk gelinler konusunda dünyada ilk üç içindeyiz. “Olmadık kişilerden çok şey bekliyoruz. Yapacak, yapmalı, hem de acilen yapmalı, artık sandalyeye oturduğunda ayağı yere değiyor. O zaman zamanı gelmiştir. Eğitime gerek yok, 12 yaşında koca kız.”

Ensest ilişkilerde de dünyanın önde gelen ülkelerindeniz. “Birbirimizi becerir, dışa ahlak dersi veririz.”

İki lafımızdan birisi küfürdür. “Sorunları bu minvalde görürüz, çözmeye çalışırız.”

Sevgilimizle sorun çıkar, kendimize bakmadan, “Orospu zaten/öküz zaten, deyip, kestirip atarız.” “Topçu mu lan o. Nasıl yurt dışında oynuyor hayret, ben olsam takıma almazdım.”

Milletçe çabuk sıkılıp geriliyoruz, sıkılganlık had safhada. “İlişkimiz monoton,” “Aynı kişiyle yıllarca nasıl olur,” derken 28 yaşında, 8 yıldır aynı takımda ter dökmüş adama, “Yaşlandı artık, bırak futbolu, yenileri gelsin,” diyen de bizleriz.

Vefalı geçinir, vefayı başkalarından bekleriz. “Tugay’ı yuhalar, futbolu bırakmasını isteriz, milli maçtan çıkarken yuhalarız.” ve adam gidip yurt dışında parlak 2. bir kariyer yapınca, “taktir eden de bizler oluruz”. “Çalıştı yaptı adam, helal olsun.” Bu ülkeden kaçmasına sebep olduğumuzu unutur gideriz.

Biz hiçbir şey yapmayız, hep başkaları yapar. Beşiktaşlı olan yapmıştır, Fenerliyse kesin, Galasaraylıysa vardır bir şey, Trabzonlu zaten belli. Birbirini suçla dur, ama genel olarak baktığında, “Türkler yapmaz”… “Türkler yapmaz lakin diğeri kesin yapmıştır.” Kim hangi kümedeyse, diğer küme kesin yapar, ama biz yapmayız.

Anamıza, babamıza, eşimize küfür ederiz (eleştiri dışı) ama küfür edilmesini istemeyiz; böyle ahlaklıyızdır.

Sonrada oturup düşünürüz, neden sporda başarısızız. Ve ahkamlar keseriz, sabır göstermiyoruz, eğitim yok, zaman verilmiyor, düzen yok, sporcular ahlaksız, yöneticiler iş bilmez, bir şeyi hemen olsun istiyoruz vs vs vs.
Peki ya birey birey bu kadar ahlaklıyken, kimler ülkeyi ensest ilişkilerde, tecavüz haberlerinde, kadına şiddette, çocuk gelinler konusunda ülkeyi üst sıralara çıkartanlar?
Sporda başarılı olmak istiyorsak, önce bunları düzeltmek gerekiyor.

İstediğin kadar, eğitimli antrenörler yetiştir, istediğin kadar bilgili yöneticiler gelsin, istediğin kadar futbolcu pozisyon bilgisini geliştir, olmaz. Önce kafaların değişmesi lazım, önce temel eğitimi değiştirip zihniyetleri değiştireceksin, sonra spor zaten bir şey yapmana gerek kalmadan, bir bakmışsın kendiliğinden ilerlemiş.
Bu ülkenin sorunu ahlaktır, ahlak eğitimidir.

Toplumsal durumumuz, spora olan tepkilerimizin aynasıdır.

Tansu Yalkın