Sinpaş Altın Oran Reklamı ve Kadın

Reklamlarda pek çok seksist yaklaşımla karşı karşıyayız. Kadın ve ona biçilmiş görevler, temizlik malzemelerinden, ped reklamlarına kadar… Bunun bana göre en abartılı gösterimi Sinpaş Altın Oran reklamında karşımıza çıkıyor. Reklamı bilmeyenler, http://vimeo.com/63949587 izleyebilirler.

Bir milletvekili adayı, ev halkına adaylığını açıkladığında ev halkı bir soru soruyor. “Biz Ankara’da ne yaparız?”
Milletvekili adayı açıklıyor.
“Kızım sen, iki adımda kayağa gideceksin,” “Oğlum sen iki adımda meydanda konsere gideceksin,” derken bunları biraz abartı bir çocuksuluk ve hareketlerle destekliyor. Gerçek milletvekillerinin gençleri nasıl gördüğüne dair bir ayna tutuyor bizlere.

Ama reklam daha bitmedi.
Anne, eşine beklentili şekilde soruyor çocuklarını bir kenara atıp, Asıl ben ne yapacağım bey?” Milletvekili adayı belki de reklam tarihinin en seksist yaklaşımıyla anlatıyor, “Sen ancak busun, bundan öteye de gidemezsin,” dercesine.

“Sen de iki adımda butik alış veriş merkezine gideceksin,” ve takıyor hayali çantasını koluna, abartı bir kadın taklidiyle kırıta kırıta tüm kadınların taklidini yapıyor, karısı üzerinden. Eşi ise, ellerini memnuniyetle çene altında birleştirip eşine hayran hayran bakıyor. Çünkü kadın, sadece reklamcı için, Sinpaş için değil, Türkiye geneli için bundan öteye gitmiyor. Kadın alış veriş yapar ve bundan memnun olur, kocası bu imkanı ona sağlarsa hayran hayran ona bakar.

Okuyan, eğitimli, meslek/iş sahibi kadınları görmezden gelerek kadınlara ne olduğunu söylüyor reklam. Gerçek bir milletvekili portresini de farkındasızlıkla bize göstermiş oluyor.

İnsan ister istemez, Sinpaş Altın Oran’ın vaat ettiği komşu tipine “Bana uzak Allah’a yakın olsun,” diyor.

Tansu Yalkın

İnternet Reklamcılığı

Ajanslar ve onların art direktörleri, kreatif direktörleri otomatiğe bağlamış gidiyorlar. İnternet reklamcılığı “Ben, beni oku, beni gör, benden kurtulamazsın, yine ben,” mantığında süregidiyor.

Bir siteyi açıyorsun, tam habere tıklayacaksın ama mümkün değil. Çünkü ajans siteyi açar açmaz ekranı dondurmuş, kendi reklamını koymuş. Saniyeler boyunca o animasyonu izleyip bitmesini bekliyorsun. Sitenin tepesinde bir banner, mause yanlışlıkla oraya giderse, aynı terane tekrar edip duruyor ve ziyaretçinin algısına tecavüz ediliyor.
Reklamı kapatma butonu bile yok. Sıkılıp oraya buraya tıklarsanız, ürünün sitesinde buluyorsunuz kendinizi. Ajanslar da müşterileri kandırıp, yalan söylüyorlar. “Hazırladığımız reklamdan, sitenize bu kadar ziyaret geldi. Çok başarılıyız.” Müşteri bilmiyor ki, açılan o yeni sayfayı, daha site açılmadan kapatıldığını.

Site yöneticilerinin ise canına minnet, onlar zaten hiçbir şey bilmiyor. “Reklam olsun, para gelsin,” dertleri bu.  Ajansların derdi de, “Baaak, işte biz böyle atraksiyonlu reklam yaparız,” tatmini. Ziyaretçi, ajans mastürbasyonunu izlemek zorunda bırakılırken, üründen tiksindirtme/müşteriye antipatik gözükme durumunu kimse düşünmüyor.

Peki ya videolar?.. İzleyeceğin haber 22 saniye ama öncesinde 45 saniye reklam videosunu dayıyorlar. Bu reklamlar, bilgisayarın sesini makul seviyelerde tutmana rağmen,  sesler 2-3 kat arttırılmış şekilde karşımıza çıkıyor. İş yerindeysen durum beter, kulaklığın takılıysa kulakların yandı, gece yarısından sonraysa etrafa yayılan ses ve “Ne oldu paniği”. Bunları düşünen yok, biz reklamı verdik, işimiz bitti.

Kimse gösterilen reklamın ne olduğunu bile bilmiyor. Gözler kapatma butonu arıyor, sesi nasıl kısacağını düşünüyor, bin bir küfür ve ardından ulaşmak istediğin habere/bilgiye ulaşıyorsun ve haber de beklentiyi karşılaşmazsa (ki, manşet ve içerik arasındaki uyumsuzluk Türk internet anlayışının başka bir sorunu) iyice sinirleniyorsun.

Müşteri cahil, marka geleceğini ajansa teslim etmiş şirketlerin çalıştıkları ajanslar bu cehaleti fazlasıyla kullanıyor ve müşteriyi sömürüyor.
Müşteri cahil, ancak “benim fikirlerimi yapacaksınız,” diye ajansları ciddi şekilde yönlendiren şirketleri de, bilgilendirmek istemeyen ajanslar (kendi bilgileri ne kadar ki) müşteri kaçacak (cukka) korkusuyla kötü işlere seve seve imza atıyor.
Site editörleri, zaten belli. Öyle bir noktaya geliniyor ki, bazen reklamlardan, site içinde aradığın basit bir linki bile bulamıyorsun ve bir süre sonra ziyaretçi o siteden vazgeçiyor.

Çözüm mü?
Video reklamlarındaki çözüm, TV’de yayınlananların aynısını koymak değil, internet için başka versiyonları çekmek olmalı. Kişiler/ajanslar kendi egolarını tatmin etmek yerine, daha iş bilir tavırlar içine girmeli. Reklam kabul eden sitelerin editörleri, ucuz diye değil, eğitimli oldukları için işe alınmalı. İnternet reklamcılığı çala kalem değil, ciddi analizler sonucu ortaya çıkartılmalı.
Çok mu zor? Evet zor, çünkü herkes kendi cukkasında. “Böyle gelmiş, böyle gider,” düzenini kimse değiştirmek niyetinde değil.
Ama şu gerçek, internet reklam payları ciddi oranlara çıktı ve ajansların silkinip kendilerine gelme dönemi çoktan geldi de geçti.

Tansu Yalkın

Facebook Tasarımcı Fotoğrafları

Objektife yakın poz vermek
Yüz, maksimum derecede objektife yaklaştırılır ve gözler belertilir. Yüzde şaşırmış bir ifade varsa, yaratıcılığın dibidir. Şaşırmış yerine sırıtkan yüzlere de denk gelinebilir.

Şebelek foto
Bir maske, uzun kulaklar, şeytan boynuzları, yanıp sönen ışıklı şapka/taç, amca şapkası, eski bir güzlük vs  giyilip takılarak verilen pozlardır. Bu pozlardaki yüz ifadeleri, ezik, şaşkın, çapkın bakışlı ifadeler olursa siz bir tasarımcısınızdır artık, mezun olmanıza bile gerek yok.

Yarım yüz foto
Bu fotolarda yüzün tamamı alınmaz. Yarıdan itibaren kesilir ve üstünde bazı photoshop oynamaları da yapılırsa, karizmatik olduğunuz kadar, tasarımcı kimliğinizi de yansıtmış olursunuz.

Kontrast foto
Yüzün bir yanı yoğun ışık alırken, diğer yan tamamen karanlıkta kalır. Yarım yüz fotolarının kardeşidir. Yoğun ışık, yandan verildiği gibi alttan veya üstten de verilebilir, yaratıcı ışık oyunları yapılır.

İş yaparken dalmış gibi çekilen foto
Çalışkanlığın ve verimliliğin simgesidir. Bir tasarımcı iş yaparken dalıp gider, objektifin kendisine yaklaştığını bile fark etmez ve bir bakmışsın profil fotosu oluvermiş.

Vesikalık foto
“İşte böyle dalga geçiyorum bu ortamla. Hem komiğim, hem bakın cesaretliyim hem de kimsenin yapamadığını yapıyorum,” demektir.
Tasarımcı olarak pişilmiştir, hatta kişiyi ateşin üzerinden artık çekmek gerekir, yanma aşamasına gelmiştir.

Tip tip sıtırılan foto
Kendisiyle gurur duyar gibi ama dalga da geçer gibi, 32 diş ortada komik ifadeli fotolardır. Genelde siyah-beyaz olsalar da renklilerine de denk gelinmiştir.

Retro foto
Kah 90’lar, kah 80’ler ve hatta kah 1900’lerin başlarına ait fotolar fotolardır bunlar. Kimsenin bilmediği ilginç gibi olan bir cisim (ki bu fotonun altına, “işte bundan istiyorum ben,” diyen kızların yorumları vardır) veya eski bir şehir silüeti profil fotosu yapılarak tasarımcı kimlik sergilenir. Ben kimsenin bilmediğini bilirimin yanı sıra bu tipler çekingen gibi de dururlar, yüzlerini öyle sıklıkla ifşa etmezler.

Yüzü az bilinen ünlü fotosu
Retro foto’nun kardeşidir. Genelde siyah beyazdır. Bir film karesinden seçilmesi yeğdir ki kişinin kim olduğuna dair öngörüler zorlaşsın. Böylece Retro Foto’da ki gibi “bilinmeyi bilirim, ilginç olmayanı ilginç kılarım,” tavrı vardır ve tasarımcı dediğin tam da budur.

Resimleri hafif sepia tonuna çevirmek, Instagram filtreleriyle 60’lar-70’ler havasını estirmek; siyah beyaz fotolarda kotrastın dibine vurmak gibi oyunların yanı sıra, eski çizgi film karakterleri ya da çalakalem çizilmiş ama ilginç gibi de duran normal insana göre iğrenç, kötü ama tasarımcı için ilginçlikler barındıran çizimler tercih sebebidir.

Bir tasarımcının olmazsa olmazıdır değişik gibi duran tırt foto.
Tasarımcı, “Adasdas marka taklit ayakkabıyı Apaçi’de görünce gülen, kendi giyince tarz yaptım,” diyen kişidir, unutmayın.

Tansu Yalkın

Bakanlar ve Rakamlar

Saygıdeğer Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “800 TL büyük para. Geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz” diyor ardından bir diğer saygıdeğer Bülent Arınç, bir başka saygıdeğer kişi olan Hakan Şükür’ün yorumculuktan aldığı parayı açıklıyor. Haftada 14bin. 800 TL büyük para ise, 56bin TL nedir?

Bu, 70 kişinin emekli maaşı toplamı demek. Günlük 35 TL çalışanın yanında (800TL/22 iş günü), her gün yapmadığı iş için günlük 2.545 TL (56.000/22 iş günü) alınması demek.

Peki ya milletvekili maaşları genel istatistiklere göre ne demek?
Türkiye’de 4/A kapsamında çalışan 12 milyon kişi günlük ortalama 50 TL kazanıyor. Bu rakam içerisinde yer alan 5 milyon asgari ücretlinin ise günlük ortalama kazancı sadece 25.8 TL ile sınırlı kalırken, milletin asiline göre vekilinin kazancı günlük ortalama 433 TL düzeyinde. Yani bir milletvekili günlük olarak asgari ücretliden 17 kat, ortalama bir gelire sahip olan bir çalışandan ise 9 kat daha fazla kazanıyor. Maaşların milli gelire oranı ise %56 dolaylarında. Emekliliklerinde yaş sınırı olmayan milletvekillerimiz ayrıca emekliliklerinde 6 bin TL bonus alacaklar.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin ise Türkiye’de (İstanbul’da değil, bir semtte hiç değil) sokakta yaşayan çocuk sayısını sadece 24 olduğunu açıklamıştı daha üç gün önce ve yedi ay önce de bu rakam resmi olarak 42 bin, gayri resmi 200 bin dolayındaydı. http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=368588

Saygıdeğer bakanlarımızın rakamlarla arası iyi olmadığı açık, halka neyi nasıl hissettiriyor farkında değiller. Halka karşı orantısız rakam kullanımı demektir bu.

Tansu Yalkın

Olimpiyat, umuttur…

Her dönem yılmadan aday olan bir şehir ve İstanbul Olimpiyat için bu sefer favorilerden birisi. Destekliyor ve şehir halkı olarak çoğumuz destekliyoruz, çünkü çok şey değişebilir; bir umuttur yaşatan insanı.

Mesela, saha içi sporcu güvenliği sorunu değişebilir. Böylece dayak yememek için üzerine doğru koşan kişileri alaşağı eden sporculara ceza vermeyiz.
Milyon dolarlık oyuncuları alıp, onları ‘kumun üzerine çim dökmüşsün gibi duran’ sahalarda oynatmamayı öğrenebiliriz.
Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olan, seyircisiz maç izleme cezası kadınlara çektirilirken, aynı kadınlar aşağılandıklarını, ikinci sınıf vatandaş görüldüklerini idrak edip bir şeyleri değiştirebilirler.
Fanatik olmayan, sporu seven bireyler yetişebilir. Mesela bir futbol takımı tur atladığında Facebook’un duvarına yazanlar, Vakıfbank Kadın Voleybol Takımı Avrupa’nın en büyüğü olurken de aynı duyarlılığı gösterirler ve hatta “Vakıfbank’ın takımımı var ki?” diye cümleler kurmazlar.
Kim bilir, sporun mücadele olmasının yanı sıra bir oyun, bir zevk olduğunu idrak eder, yenildiğimizde kutlamayı öğrenebiliriz.
Spor gazetelerimiz, 100 kelime ile haber yapmaktan vazgeçebilir, müsabaka sonrası yönetici beyanatları popülist söylemler içermez.
Dünya sporcularını görünce eğitime önem verip hem sporcu hem eğitmen yetiştirmeye başlayabiliriz.

Bursa’yı taraftarın bile hayalini kuramadığı şampiyonluğa taşımış Ertuğrul Sağlam görevinden ayrılmak zorunda bırakılmaz, çok zor şartlarda çalışıp belli bir istikrar yakalayan Rıza Çalımbay’a “istifa” diye tezahüratta bulunmayız. Bir önceki sezon alt ligden çıkmış Kasımpaşa teknik direktörünün ligin 5. haftasında, 3. sıradayken görevine son verilmez. Tüm kulüpler hedeflerini doğru seçip, planlamasını düzgün yapmaya başlar. Halter, güreş vs federasyonlarımız iç çatışmalarını bırakıp dünyaca ünlü sporcu yetiştirmeye başlayabilirler. Kulübü borç batağına saplayıp Avrupa’ya gidememesine sebep olanlar federasyon başkanı olamaz. Yöneticiler, profesyonellerden oluşur.

Belli mi olur, belki de insanlarımız artık medeni şehirlerdeki gibi saygılı olmaya başlar. Kırmızı ışıkta geçmez, kaldırımlara park etmez, ulaşım ucuzlar, bir yerden bir yere gitmek için dört vesait değiştirilmez, metro hatlarımız yerin altını örümcek ağı gibi sarar, otobüslerimiz zamanında kalkar.
Kim bilir, sporcu kadınlarımız antrenmandan çıktıklarında şort giydi diye otobüste/yolda tacize uğramaz, alt yapı gelişir, engelli insanlar şehir içinde rahatça dolaşır, şehirde nefes alacağımız yeşil alanlara AVM inşa edilmez ve büyük parklar yapılır.
Olimpiyat döneminde gazetecilere bedava olacak internetin faturası ve alt yapı çalışmalarının parası vergilerle çıkarılmaz.

Böyle bir ülkeye/şehre olimpiyat verilir mi demeyin, “sporu değil, taraftar olmayı seviyoruz,” da demeyin. Hiç belli olmaz, belki de insan gibi yaşayamadığımız ülkemizde/şehrimizde, 2020’den sonra insan gibi yaşar, bu adımı ilk sporla atarız.
Umudunuzu kaybetmeyin.

Tansu Yalkın

Abdullah Avcı kafadan gidemediği için, biz de Brezilya’ya gidememiş sayıldık…

Yazıyı yazacaktım, baktım başlık her şeyi açıklıyor.

Not: Bakınız, oyuncu değişiklikleri…

Tansu Yalkın

Futbolda Kültürel Çeşitlilik

Andorra, San Marino, Eritrea (Eritne), Tonga ve daha pek çok ülke futbol arenasında varlar. Olmalılar da, ancak futbolun günümüzde endüstrileşmesi yüzünden pek çok ülke, bu ülkelerle formalite maçı oynamak zorunda kalıyor. San Marino teknik direktörünün Hollanda maçından sonra (11-0) yaptığı açıklama oldukça manidar ve esprili.  “Maçın kırılma anı, 45. dakikada yediğimiz 5. goldü.”

34-38 arası lig maçı, üstüne en az 6 maç şampiyonlar ligi/UEFA ligi (üst tura geçilirse daha fazla), ülke kupası maçları ve oynanan milli maçlar. Bu trafik içinde bir ülke, 370 kişilik bir sahada (stat demeye dil varmaz) maç yapmak zorunda oluyor ve bu da “kültürel çeşitlilik,” adı altında sunuluyor. Bu yaklaşım, pek anlaşılır durmazken, Joachim Löw’de alt sıralarda yer alan bu ülkelerin, kendi aralarında turnuva yapıp sonucunda, eleme maçlarına o turnuvadan en güçlü ülkelerin gelmesi yönünde öneride bulundu ki, önerisi  oldukça anlaşılır.

Milyon dolarlık oyuncular, milyonlar önünde, trilyonların döndüğü turnuvalarda oynarken, zaten fark olacağı bilinen 11-0’lık bir bir şova kimse itibar etmiyor. Almanya-San Marino maçı mı yoksa ailece gidilecek güzel bir film mi? İspanya-Lüksemburg maçı mı, bir dostun doğum günü partisi mi sorularına cevap açık. Sporu istediğin kadar sevebilirsin ancak bu maçları izlemesi ne kadar keyifli olabilir ya da taktik olarak kim bir çıkarım da bulunabilir? “Hmm demek San Marino maçını Hollanda böyle oynadı, biz de buna göre önlem alalım,” diyen kaç teknik direktör vardır ya da futbol sever? Bize izlemesi bile çoğu zaman külfetken, milyon dolarlık oyuncular için sakatlanma riskini de düşünerek, kültürel çeşitlilik adına rölantide oynadıkları bir müsabaka onlar için daha büyük bir külfet değil midir?

Andorra, San Marino vs gibi ülkelerin varlığını, pek çok insan bu karşılaşmalar sonrasında öğreniyor olabilir, ancak ortada bir sezon boyunca 50’nin üzerinde maç yapan futbolcular ve trilyonların döndüğü bir sektör varken, bu kimin umurunda, kim önemsiyor, kaç kişi umursuyor. Andorra’ya vizesiz gidiliyormuş, vergi olmadığı için teknolojik ürünler çok ucuzmuş, bir ürün alınacaksa pek çok mağazaya sorup öyle almak gerekirmiş fiyatlar değişkenmiş, Barselona’ya üç saat uzaklıktaymış, tek bir caddesi varmış o da Bağdat Caddesi’nin yarısı kadar uzunluktaymış, milli maçlara rağbet olmadığı için biletler ücretsizmiş. Kültürel çeşitlilik adı altında sunulan bu bilgiler dışında ancak meraklısı ince ince Andorra hakkında araştırma yapar, kültürel çeşitliliğini konumlandırır.

Bu ülkelere saygı sonsuz, ancak bu ülkelerin futbol ülkesi olmadığı açık ve futbol endüstrisinde maç trafiği çok yoğun. Spor severlerin kaliteli müsabakalar izlemeye hakkı olduğu gibi, sektöründe nefes almaya ihtiyacı var. Futbol olarak ileride ve gelişmekte olan ülkelerle, futbol ülkesi olmayan hatta futbolla alakası olmayıp, on bir kişiyi toparladılar diye sahaya çıkan ülkeleri ayrı değerlendirmek gerekiyor ki, onlar da kendilerine denk ülkelerle mücadele etsinler, 11-0’lık, 8-1’lik skorlara mahkum olmasınlar. Futbol ülkesi olmaya karar verirlerse zaten kendi aralarında yaptıkları mücadeleler sonrasında, sürekli eleme gruplarına kaldıkça elbet 4. torbadan direkt katılım yapacaklar ve belki de bizim ülkece yaptığımız gibi, 3., 4. torba mahkumuyken, 1. ve 2. torbanın gediklisi olacaklardır ama öncesinde, kültürel çeşitlilik adı altında, futbol konusunda gelişmiş/gelişmekte olan ülkelere bu maçları yaptırmak, izletmek zorunda bırakmasınlar.

Bu maçları izleyip izlememek kişisel bir tercih olabilir ancak bu maçları oynamamak futbolcuların ya da ülkelerin verebileceği kararlar değildir ve bu kararın acilen verilmesi gerekir.

Tansu Yalkın

Survivor: Milletvekilleri yarışıyor

http://www.ntvmsnbc.com’un 5 Nisan 2011’de çıkan haberine göre, milletvekili olmak için ayrılması gereken en düşük bütçe 50 bin liradan başlıyor. Haberden bu yana iki sene geçtiğine göre bu rakamın daha da arttığını söyleyebiliriz. Vekilin kaçıncı sıradan aday olduğuna göre, harcamalar 100-150 bin liraya kadar da çıkabiliyor. Kısaca, dün simit yiyen Hasan ağabey; beri ki gün akbili bitmiş Kadriye abla aday olamıyor. Öncelikli şart, zengin olacaksınız, çocuklarınız metrobüse hayatlarında hiç binmemiş olacak, eşiniz balkondan halı silkeleyen, akşam pazarına gidip sebze meyve almayan bir kadın olacak ki, halkın içinden gelen birisi olarak, milletin vekili olasınız.

Bu bolluk, saygıya değer vekillerimizin, hayatı ve Türkiye şartlarını çocuksu bir naiflik içinde algılamasına sebep oluyor. Bu da bizleri nasıl gördüklerine yansıyor. “Bir insan tanımadığını nasıl bilir? Kendisi gibi…

Peki, aynı milletvekillerini, Survivor gibi, ceplerinde sıfır para, 10 liralık doldurulmuş akbil ve 600 lira kirası olan, iki odalı bir eve (öyle bir ev yok ama var diyelim) aileleri ile birlikte yerleştirip, halkın arasına karıştırıp, üç ay yaşamalarını istesek, başlarına neler gelirdi acaba ve nelerin farkına varırlardı?

Yüksek ihtimalle, ailelerinin geçimi için iş bulma sitelerinde iş başvurularında bulunurlardı, zira artık onlar herkes gibi, torpil yapamazlar, araya adam koyamazlar. Bizler nasıl iş arıyorsak, öyle. Şanslı olanları bir iki ay içinde belki iş bulabilirdi, peki ya diğerleri? Her hafta onlarca yere CV gönderdikleri iş bulma sitelerinden geri dönüşlerin ancak ayda 2-3 iş yeri olmasına sinir olmazlar mıydı? Mülakatlarda saçma sapan sorulara muhatap olup sinir krizleri geçirirler miydi? İşverenlerin üç bin liralık iş için, asgari ücret teklif etmelerine tepkileri ne olurdu? “Cumartesi günü de çalışıyoruz?” demelerine peki.

İş bulmak sancılı süreç lakin işi bulmakla yırtılmıyor. İş bulmuş şanslı milletvekilleri, sürekli kalınan sürpriz mesailere ne derlerdi sizce? İşi bittiği halde, ay sonu performans değerlendirmesi yapan insan kaynakları müdürü “Bu eleman erken çıkıyor sürekli,” demesin diye iş yapar gibi gözükmek zorunda kalıp, iş yerinden çıkamamaya? Patronun yıl sonu ancak %10 zam yaparım demesine “Enflasyon oranlarını düşük göstermek için olmadık mallar üzerinden hesaplar yapılıyor,” diye isyan etmezler miydi, %10 zammın hiç bir şeye faydasının olmayacağını anladığında? İş bulmanın zorluğunu yaşamış ve o an çalıştığı pozisyona kendisinden daha çok ve daha az maaşla çalışacak yüzlerce kişinin nefesini ensesinde hissederken, isyan edip ayrılabilir miydi işinden, hele çocukları evde ekmek beklerken kolay mı? İş bulmuş şanslı vekiller, maaşlarının düşük gösterilip, asgariden sigortalarının yattığını öğrenince “Vay anam vay,” derler miydi? Özel hayatlarına tecavüz eden işverenleri karşısında, süklüm püklüm durmak zorunda kalma zorunluluğunu yaşadıklarında “sendika,” diye akıllarından geçirirler miydi?

110 metre karelik 2 odalı bir eve sıkışmış bu milletvekilleri ay sonu aldıkları maaşın, 600 lirasını kiraya verirken göz yaşı akıtmazlar mıydı? Hele kış aylarında gelen doğalgaz faturaları karşısında, “O kadar çalışıyorum, biraz az yakın,” derler miydi eşlerine? Çocukları, “Babaa, akbil parası,” “Baba kitap alacağım,” “Babaa internet faturası,” “Baba bana bilgisayar lazım,” “Babaaa, montum yok,” dediklerinde allak bullak olurken, eşlerinin “Küçük kızın ilaç parası,” “Kızın ana okulu ücreti,” “Bebeğin bez parası,” “Münevver hanım doğurmuş, ona en azından bir çeyrek altın takmak lazım,” “Münir Bey’in de oğlu evleniyor, altın takalım,” “Bu ay hiç dışarıda yemedik,” “Bebek arabası almak lazım,” “Çocuk bugün parkta çok üşüdü, eve oyuncak şart hep aynı şeylerle oynuyor,” dediğinde milletvekillerinin kazandıkları üç kuruşun bir anda yitip gittiğini gördüklerinde yüzlerinin alacağı hali sanırım tahmin edebiliriz.

Tüm gün çalış, patronun egosunu çek, mesaiye kalır mıyım diye düşün, performans değerlendirmelerinin endişesini taşı, en ufak hatanda azarlanma riskini yaşa, zam isteyeme, metrobüslerde her gün tost olarak git gel, yağmurda çamurda minübüslerde helak olup sağ sağlim eve gel, bir de evdekilerin isteklerine bak. Olacak iş değil.
Peynirini isterler, zeytinini beklerler; ekmeğinden, etine, temel ihtiyaçları geçtim, bir de mont istiyorlar, bilgisayar diyorlar, internet diye tutturuyorlar, düğüne gidip altın takılacakmış, bebeğin bez parasıymış, oğlan üniversiteye 1,5 saatte anca gidebiliyormuş, harçlık yetmiyormuş çocuklara. Sense 2bin-3bin lirayı yetiştir dur bu eve.

Milletvekilleri yol parasına giden parayı görünce, ulaşımın ne kadar pahalı olduğunu fark edip şikayet ederler miydi acaba?
Peki ya eşleriyle çocuklarıyla bir sinemaya gidelim deseler, 4 kişilik bir ailenin en az, 50 lira vereceğini, hele ki bir de sinema öncesinde ailemle yemek yiyeyim dese, yol paralarıyla birlikte 130-150 lira gibi bir parayı harcamak zorunda oluşu karşısında “Ben bu 130 lirayı kazanmak için iki gün kan ter, stres içinde çalışıyorum,” der miydi ya da daha doğru soru soracak olursak, bebek arabası lazımken, böyle bir aktiviteye “Evet,” der miydi?
Metrobüsle övünen belediye başkanına bir daha oy vermeyi düşünür müydü, iki büklüm olarak işe giderken?
Yolların bozuklukları, alt yapının yetersizliği karşısında “Bu ne böyle,” demez miydi?
Soğukta ya da sıcağın alnında, zamanında kalkmayan, gelmeyen otobüsler hakkında iyi sözler mi sarf ederdi?
İş yaşamının gerçekleri karşısında nasıl bir sistem eleştirisi getirirdi?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “800 lira büyük para,” dediğinde gözünden yaş akar mıydı aynı vekilin, “Ne 800’ü sana 2500 lira vereyim, geçin bakalım,” isyanında bulunur muydu, biraz önce öğle yemeğinde yediği simidin susamlarını temizlemek için dilini ağzının içinde gezdirirken?
Çocuğunu daha iki ay önce “Yurt dışına gönderip okutmak üzereyken,”; şimdi diğer çocuklardan geri kalması konusunda endişe duyar mıydı? En iyi geleceği hazırlamak için kazandığı 2500-3000 liranın 600’ü kiraya, bilmem ne kadarı mutfak parasına, bilmem şu kadarı faturalara, kim bilir ne kadarı zorunlu temel ihtiyaçlara giderken, ne kadar para ayırabilirdi çocuğuna kursa gitmesi, yabancı dil dersi alması, bilgisayar alıp teknoloji konusunda yaşıtlarından geri kalmaması için? Ne kadar?
Zamansızlıktan aylarca arkadaşlarıyla buluşamadığını fark ettiğinde tepkisi ne olurdu? Arkadaşlarıyla buluştuğunda harcadığı paranın hesabını tutar mıydı, evde iyi eğitim bekleyen çocukları varken; yoksa buluşmaz mıydı bile mi?

Daha bir ay evvel milletin vergilerini lüpür lüpür harcayıp, lojmanlarda otururken, tüm imtiyazlardan faydalanıp, çocuklarına en iyi eğitimleri sağlarlarken ve vekil maaş zamları söz konusun olduğunda hevesle “Evet,” dediği anları metrobüste tutunmadan sıkışmış halde giderken mi düşünürlerdi, yoksa işe giderken giymek için zar zor ucuzluktan aldığı takım elbisesine bir araba su sıçrattığında mı anımsayıp, gülümserlerdi hayata? Engelli akrabasının İstanbul’da rahatça dolaşamadığına dair bilgileri alırken mi, yoksa devlet lisesinde okuyan oğlunun aldığı yetersiz eğitim karşısında mı kendisini milletvekilleri karşısında aciz hissederdi? Vekillere açılan yollarda, saatlerce bir otobüsün içinde kaldığında mı farkındalığı artardı? Dokunulmazlıklar hakkında ince ince düşünür müydü, kabinede kalmış arkadaşlarına dokunamazken?

Eşitsizliği, haksızlığı hangi durumda düşünürdü? Patronu, “Demek %10 zammı az buldun, madem o kadar açsın, sana 100 lira daha veriyorum,” diyerek onu aşağılarken mi? Yoksa bir ajansta çalışan oğlunun ayda 10 gece orada sabahladığı ve mesai ücreti bile almadığını öğrendiğinde mi? Belki de, üniversite mezunu olup, iyi eğitime rağmen iş bulamayan oğlunun çektiği sıkıntıları gördüğünde. Kızının asgari maaş olarak yatan sigortası karşısında mı tepkisini koyardı, yoksa özel yaşamından sürekli çalan patronun tacizi karşısında mı? Atanmayan öğrenmen kızı için neler derdi? Ölen işçiler karşısında içi ne zaman “cızz” edip, milletvekillerin, işçi/memur haklarını savunması gerektiğini, düşünürdü?

Bu liste uzar gider.
Çarpık kentleşmeden, belediye başkanının ilginç övünme cümleleri olduğuna, bazı bakanların içi yakan açıklamalar da bulunduğundan, asosyal bir hayatın içinde olduğuna kadar pek çok şeyi görebilirlerdi belki. Ülkenin o kadar eşitlik içinde olmadığını, çalışanların mağdur edilip türlü haksızlıklara ses çıkartamadıklarını, işsiz olanların süründüğünü, iyi bir okuldan mezun olsan bile bunun hiç bir değerinin bulunmadığını, çocuk yetiştirmenin/geleceğini hazırlamanın ve günümüzde şart olan çocukların yaşıtlarından geri kalmaması için minimum düzeyde teknoloji araçlarını almak zorunda oluşunun aslında ne kadar masraflı olduğunu, kendi çocukları sınavlara hazırlanırken, üniversite ve KPSS sınavlarında ortaya çıkan skandalların nasıl küçültülüp geçiştirildiğini görüp ellerinin kollarının bağlı olmasının acizliğini yaşadıklarında bir şeyler değişirdi belki. Kim bilir?

Bir adada hiç bir şeysiz yaşamak bize vız gelir tırıs gider. Şehrin göbeğinde işsiz ve beş parasız olmak, işte asıl macera budur, her gün yaşadığımız.

Tansu Yalkın

Kuşaklar Arası

Teknoloji ilerleyip, iletişim hızlandıkça kuşaklar arasındaki yıllar da aynı orada azalmaya başlıyor. Kuşak farklarının 20-30 yıl hatta daha uzun süre olduğunu dönemleri biliyoruz ama şimdi belki de bu yıllar 5-10 seneye indi.

Şu an 70-75 yaşındaki bir insan, tel dolaplardan buzdolabına, radyosuzluktan uzaktan kumandalı televizyonlara, telefonun bile ülkede sayılı olduğu günlerden, telefonsuzluğun tuhaf karşılandığı günlere kadar tüm gelişime şahit olmuş durumda. Ankesörlü telefonlara, şehir içi küçük jeton, şehirler arası büyük jeton atmayı, dergilerin arkalarında bulunan mektup arkadaşı sayfalarından edindiğimiz kişilerle mektuplaşmayı, kaset çalarlı radyoları, parklarda koştura koştura oynayıp sokaktan gelmeyi bilmemeyi de şimdinin orta yaşlarına yeni girmekte olanları biliyor.

Kuşaklar arasındaki farklılıkları, teknolojinin gelişimi belirlediği gibi sosyal değişimlerde belirleyici etken olabiliyor.

1970-75 arası doğan nesli, bilinçlenmeye başladıkları dönem itibariyle ihtilal çocukları olarak adlandırırsak çok yanlış olmaz herhalde. O dönemlerde sıklıkla değişen iktidarları, yağ/tüp kuyruklarını ve üzerine ihtilali görmüş bir nesil. Okula giderken ailenin “Öğretmen okuduğunuz gazete hangisi diye sorarsa, şöyle cevap ver,” diye tembihlerle okula gönderilmiş, pek çok yasağa anlam verememiş ve korkutulmuş, sebebini bilmeden yasaklara uyularak geçirilen bir çocukluk dönemi.
Özellikle 72’li ve 73’lüler de daha net gözüken bir çekingenlik, tedirginlik durumu yerleşiyor. Pek çok nesle göre daha temkinli adımlar atıyorlar, “O neymiş,” “Bu neden,” “Acaba,” derken ince eleyip sık dokuyan, adım atarken iki defadan çok daha fazlasını düşünen bir nesil.
Onlar, radyolu günleri biliyor ama ebeveynlerimiz gibi, radyonun içindeki minik insanları görmeye çalışmadılar. Televizyonsuzluğu da biliyorlar, çok kanallı döneme geçişi de. Mektup arkadaşının kıymetini de biliyorlar, Facebook ortamından mesaj atmanın soğukluğunu da. Telefonsuzluk nediri de bilip, eve telefon alındığında arkadaşlarıyla saatlerce telefonda sohbet etmeyi de.
Bu nesil belki de yakın tarihimizin en kültürlü nesli. Televizyon, bilgisayar olmadığı için bol bol kitap okuyan, kendini geliştiren bilgi birikimleri gelişkin, işlerinde yetkin kişilerin çoğunlukta olduğu bir dönem.

Bunun ardından 1976-82 arası doğan yeni bir nesil daha yetişmeye başladı.
Biraz arada kalmış, geçiş dönemi nesli, her şeyden biraz biraz bilen. Yetkin oldukları konular yok mu? Elbette var ama önceki nesil gibi değil, biraz daha farklı.
Bu nesil ihtilalin yasaklı dönemlerini yaşamamış, çocukluk dönemlerini Turgut Özal’la geçirmiş ve şimdinin pek çok teknolojik gelişimlerine şahit olmuş, ait olduğum bir nesil.
Bu neslin de önceki nesil gibi mektup arkadaşları oldu ama o kadar değil, bu nesil ankesörlü telefonları önceki kuşak gibi bilip, eve alınan telefonla saatlerce sohbet etmiş kişiler. Siyah beyaz televizyonları bildikleri gibi, radyo dinlemeyi de biliyorlar. Bu nesil de sokaklarda büyümüş, koşturmuş, bisiklete binmiş, seksek oynamış bir nesil.
Kitap okuyan ama gençlik dönemlerinde evlere artık yavaş yavaş Commodere 64’lerin girmesiyle, bilgisayarların evlerde çoğalmasıyla kitap okumayı 16-19 yaş civarında yavaş yavaş bırakan; Kara Şimşek izlerken CNBS-E dizilerine geçiş yapan, TRT çocuk radyosunda şarkı dinlerken walkmenleri olan, ardından MP3 playerlar satın alan; bilgisayarın DOS ekranında komutlar yazarak istediği programı açarken, dokunmatik ekranları kullanmaya başlayan bir nesil.
36k modemi de biliyor, 1,44 MB’lik disketlerde “Oo bu oyun gelişmiş, baksana 5 diskette kuruluyor,” diye oyun satan dükkanlarda “Oha,” demesini de. İnternete girmek için kaçak şifre bulmayı da, sitelerin sohbet odasında rumuzla konuşup, ICQ’nun devrim niteliğinde bir buluş diye nitelendirip 7-8 haneli ICQ numaraları olmakla övünmeyi de, ICQ’dan MSN’e geçişi de, MSN’den Skype’ye geçişi de biliyor. Kütüphanede araştırma yapıp dönem ödevi hazırlarken, internetten araştırma yapmaya geçişi de bu nesil yaşadı, şehir içinde Troleybüslere binerken, Mercedes 304’lerin ne süper uzun yol araçları olduğunu da düşündü. Teknolojik gelişimlerin yanı sıra özellikle 98-2002 arasında yoğun olarak pompalanan mistisizmi de bildi.
Önceki kuşağın realist yaklaşımlarının ötesinde biraz daha hayalci, ağabeyleri ablaları gibi ayakları yere basarken arada bir uçmak isteyen ama bir sonra gelecek kardeş nesli gibi tam da uçamayan.
Bu dönem çocukları çok şey biliyor ama hepsinden biraz. Bu neslin çocukluk yılları sadece teknolojinin değil, toplum kültürünün dönüşüp, radikal değişimlerin yaşandığı yıllardı. (Ör: Kitaplardan bilgisayarlara. Kalemden klavyeye vs ciddi ortam değişiklikleri. Günümüz değişimleri ise kendi içinde gerçekleşiyor, MSN’den Skype’ye, Yonca’dan Facebook’a; cep telefonundan dokunmatik telefona vs)

1970-75 ve 1976-82 arası diye ayırdığım iki nesli birleştirebiliriz. İki nesil de pek çok teknolojik geçişe, kültür değişimine şahit oldular, sadece önceki neslin bazı kişileri yaşı daha ilerlemiş olduğu için değişimlere uzak kalsa da her şeye hakimler. Bu sebeple, birbirlerine yakın ama küçük ayrıntılarla ayrılmış iki nesil, bir kuşağı oluşturuyor. 70-82 arası kuşak. Onların çoğu ebeveyn ya da ebeveyn adayı.

1976-82 arası doğan nesilden sonra, 1983-88 arasında bir başka nesil dünyaya geliyor. Atak ve heyecanlı bir nesil. Renkli televizyonlara doğarken, bir önceki nesilden daha az kitap okuyup ardından eve gelen bilgisayara kendilerini kaptırmış, sokakta çok az oynayıp ardından evde bilgisayar oyunlarına dalmış heyecanlı gençler.
Önceki kuşakların iletişim tedirginliklerini, MSN’de sohbet ederek atlatıp, yine önceki kuşakların “Ayıp olur,” düşüncesini çok fazla yaşamadan insanları hayatlarına alıp sıkıldıklarında tıpkı MSN’deki engelleme/silme gibi hayatlarından çıkaran, hayatı internet ortamı gibi algılayıp yaşayan bir nesil.
Belki çoğuna göre sahte bir samimiyet ama dürüst. Önceki nesil sevmediği, hoşlanmadığı kişilerle “ayıp olur,” düşüncesi altında tavır sergileyip, bazen istemediği şeyleri yapma zorunluluğunu yaşaya dursunlar, bu nesil istemediğini yapmıyor. Ağabey ve ablaları gibi attığı adımı düşünerek yapmak zorunda değiller, net şekilde daha ataklar. Deniyorlar, olmayınca bırakıp gidiyorlar ama deniyorlar. Daha pervasız, daha deneyci, daha dürüstler.

Bu nesilden sonraki nesil ise 90’ları da kapsayan, çocukluk yıllarını 90 sonları ve 2000 başlarında yaşamış bilgisayar çocukları nesli. Bilgisayarsızlığın ne demek olduğunu değil, internetsizliğin ne demek olduğunu bilmiyorlar. Önceki nesiller, internet kesildiğinde, “Ben ne yapıyordum bilgisayar olmadan?” sorusunu sorarak “Kitap filan hiç okumuyorum,” diye pişmanlık yaşarken, bu nesil alternatif bir durumu bilmediklerinden, oturup internetin gelmesini bekliyor.
İlgisizler ve bu da pek çok şeyi yarım yamalak bilmelerine sebep, ama bundan yüksünmüyorlar, çünkü bilgi ellerinin altında, hemen ulaşıp bilgi sahibi olabilirler ama kısıtlı, Wikipedia, Ekşi Sözlük vs siteler onlara ne söylerse o kadar. Ancak bu, o kadar da kötü bir şey değil, önceki nesiller gibi her şeyden bilmek ya da biraz biraz bilmek yerine uzmanlık alanları konusunda yetkinleşiyor ve konsantrasyonlarını o konuya yoğunlaştırıyorlar. Onlar Mistisizm’i bilmek zorunda değiller, Hindistan’da ki kast sisteminin nasıl yerleştiği ya da Yeni Zelanda ‘da yılan olmadığı gibi gereksiz bilgilerle kafaları dolu değil, oralara gidecekleri gün internetten zaten öğrenirler.
Daha özgür ve rahatlar, çoğunun iletişim problemi neredeyse hiç yok. Tıpkı internet sitelerine giriş gibi, insanların hayatlarına çok çabuk girip, çok çabuk çıkabiliyorlar. Sizi severlerse onlarlasınızdır, sevmemişlerse hayatlarının kıyısına dahi almazlar. Bu bakımdan da tüketim kültürü yerleşmişken, hayatta ilerleme konusunda zorluk çekmeyecek olanlar da onlardır.

Rönesans’tan, sanayi devrimine, oradan tüketim toplumumu kültürünün yayılmasına kadar uzanan tüm geçişlerde, her kuşak, değişimin içinde olduğunu fark etmeden, sonraki nesilleri eleştire dursun; yeni nesiller kültür ve yaşam değiştikçe hayatta kalıp ilerlemek için yeni davranış modellerini şartlara uygun şekilde geliştiriyor.

Yeni nesillere daha eleştirilsel bir yerden baktığım gerçek, ama hayatın ilerleyişi karşısında onların tavırlarının daha doğru olduğu ve bu değişim şartları içinde kişisel evrimim adına zorlandığım da bir başka gerçek.
Zaten tam da bu yüzden kendi neslimizden ya da bir nesil alt-üstten arkadaşlar edinmiyor ve şimdinin gençlerini eleştirip “şımarık,” “hay huy içindeler,” “birikimleri yok,” vs laflarını etmiyor muyuz; ebeveynlerimizin bizim gençlik yıllarımızda bizleri eleştirdiğini unutarak?

Tansu Yalkın

Not: Bu yazıdaki düşünceler, büyük şehirlerde yaşayan, orta direk aileler baz alınarak yapılmıştır. Türkiye’de hala bilgisayarla tanışmamış kişilerin olduğu, kitap okumak yerine tarlaya gitmek zorunda olan vs bir başka neslin varlığı bilinmektedir ve yazı tam olarak bir genellemedir, doğrulukları kişiden kişiye değişebilir.

Asgari Ücretle Geçinmek

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “800 lira büyük para. Geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz” dediği haberini ilk defa Facebook duvarında arkadaşların paylaşımlarında okumuş ve içimden, “Yahu, kolpa haberlere inanıp inanıp paylaşıyorlar,” diye düşünmüştüm.

Gazetelerde haberi çıktığında da inanmadım zira gazeteler bazı Zaytung metinlerini gerçek zannederek haber yapmışlığı vardı bu ülkede.
Haberin videosuna denk gelip saygıdeğer Faruk Çelik’in ağzından duyuncaya kadar da bu inanmama halim devam etti.
“800 TL büyük paradır, geçinirsiniz, netice itibariyle peynirin fiyatı bellidir, ekmeğin fiyatı bellidir, yiyeceğiniz zeytinin fiyatı bellidir, bir geçim sürdürebilirsiniz,” demiş.
Ağzım açık, şaşkınlıklar içinde dinledim saygıya değer bakanı.

İstanbul’un en kötü semtinin en kötü evinde oturma kirasını verdiğimi düşünüyorum, elektrik, su ve ısınma faturalarını minimumdan hesaplıyorum, en ucuz malzemeden yapılmış, çok kötü kıyafetler alarak giyimi kuşamı koyuyorum, her gün bir ekmek yense diyorum, yol parası en azdan hesaplanıp; çocuğumuz bebekse ya da okula gidiyorsa onun masraflarını en düşükten topluyorum; kahvaltıda, zeytinimi peynirimi koyuyorum, geceleri iki değil, tek çeşit yemekten hesabımı kitabımı yapıyorum (et olmadan) olmuyor oğlu olmuyor.

Hiç bir masraf kalemine, internet, sigara, telefon gibi şeyleri koymadan; sinemeya, konsere, tiyatroya, spor organisazyonuna gitmeden; hafta sonları aile-arkadaş ziyaretleri yaparak yol parası ve oralarda yapmam muhtemel olan masrafları eklemeden; düğün-doğum günü davetlerine gitmeden, gidersem de öpücük vereceğimi düşünerek; hiç bir sağlık problemini katmadan; evde ya da kullandığım aletlerde hiç bir arıza masrafının çıkacağını hesaba katmadan; çamaşır ve bulaşığımı elde yıkadığımı varsayarak hesaplıyorum, ailecek bir kez bile dışarda yemek yeme lüksünü ise hiç katmıyorum, kitap, dergi, DVD, CD gibi şeylere ise hiç girmiyorum, cahil cühela yaşıyorum, birazcık denk geliyor ama insan gibi noktasından çıktığında.

Devlet yeni evlenenlere, ev verip; halısından, oturma grubuna, televizyonundan buzdolabına kadar döşeyip veriyor da benim mi haberim yok. Çocuk olunca ayrıca ek maaş mı veriyor bu devlet? Asgari 800TL bankaya yatıyor da, geri kalanını zarfla mı veriyorlar yoksa, vergiden düşmek için?

800 TL ile tek çocuklu bir ailenin geçinmesinin imkansızlığı herkesce aşikarken, üç çocuk isteniyor, üç çocuğun masraflarını da kattığımızda geçim imkansızlığı daha da artıyor; ardından “Gençlerimiz tinerci mi olsun,” deniliyor. Bu şartlarda insan gibi eğitim alamadıkları, aç oldukları ve milletvekillerin lüks içinde yaşadığını bilen çocukların bu şartlarda bilim insanı mı olması bekleniyor, doktor mu, ya da mühendis, felsefeci mi? Zengin daha da zenginleşirken, asgari maaş alan kişilerin çocukları suç oranlarını arttırmayacak mı? Hem eğitimsiz, hem de sağlıksız bireyler yıl be yıl artmayacak mı? Cehaletle birlikte yönetme gücünü elinde bulunduran zenginler ve yönetilen cahil-fakirler olarak halk iki kutba doğru yol almayacak mı?

Ekonomi politikalarının ardında yatan gerçekleri bilmem, “Dünya piyasasına çıkmak için ucuz iş gücü gerekli yoksa içerideki istihdamı engellersiniz,” çıkış noktalı bir politikayı benimsemek pek mümkün gözükmüyor. Ayrıca saygıya değer bakan bu cümlesiyle ücretlerin az olduğunu ve ucuz işçi ihtiyacını dile getirerek zaten maaşların az ve geçimin imkansız olduğunu söylemiş oldu.

Son ek olarak, şu bilgiyi de vermek gerekebilir.
Asgari ücret son 10 yılda sadece resmi enflasyon oranında artmıştır. Enflasyonun 3 kat arttığı bir yerde, asgari ücretin 3 kat artmasıyla övünmeyi de anlayabilmiş değilim. Resmi enflasyon rakamını merak edenler TUİK’in kendi “enflasyon hesaplayıcısı”ndan 2002’deki 100TL’nin bugün ne kadar olmuş kontrol edebilir.
http://www3.tcmb.gov.tr/enflasyon/enflasyonyeni.php

Tansu Yalkın