Spor Savcısına Sorular

Sevgili spor savcısı…
Görevin nedir? Kimleri içeri atacaksın? Neye göre ceza kesip, soruşturma başlatacaksın? diye sormak istedim…

Her yer Taksim, her yer direniş,” diye 15 saniye bağırılınca mı soruşturma açarsın yoksa 120 saniye bağırılınca mi?
Tüm stat başka tezahürat yaparken, iki kişi kendince bağırsa ve sen bunları kamerada görüp tespit etsen, ertesi gün evlerinden alır mısın o kişileri?
Kahrolsun bazı şeyler,” tezahüratı, siz savcılar için siyasi bir slogan mıdır mesela?
Ya da,
Tüm stat üç dakika boyunca sussa ve protestosunu böyle yapsa, sustular diye soruşturma mı açarsın?
Peki ya,
Tayyip çok yaşa, başımızdan ayrılma,” diye tüm stat bağırsa, kinaye olduğunu nereden anlarsın?
Belki,
Tüm stat, “her yer …., her yer …,” diyecek ve noktalı yerlerde susacak… Noktalı yerleri sen mi dolduracaksın da suçlayacaksın insanları?

Ah be spor savcısı işin çok zor.
Hakan Şükür milletvekili olduğu halde spor yorumculuğu yaparsa, Hakan Şükür’ü şikayet edip soruşturma başlatmak zorunda kalabilirsin, zira pek çok kişi onu orada yorumcu olarak değil, siyasetçi olarak görebilir ve belli bir kesimi tahrik etmekten içeri atmak zorunda kalabilirsin?
Yapar mısın bunu?

Başbakan dahil, herhangi bir milletvekili-bakan, protokol tribününde maç izlese, varlığı ile stadı tahrik etmesine ses çıkartacak mısın? Bu kadar ileri nasıl gideceksin?
Başbakan ya da bir vekil bir final sonrası kazanana kupa verse, siyasi kimliği ile orada bulunup kupa vermekten soruşturma açılacak mı? Zira bazı kişileri kişileri varlığı ile tahrik edebilir.
Kasımpaşa kulübünün Recep Tayyip Erdoğan isimli stadyumu için, “İsmini değiştirin, spor ve siyaset yan yana gelmez,” diyecek misin?
Başbakanımız “Ben Fenerbahçe taraftarıyım,” diyemeyecek mi? Fener atkısını boynuna dolayıp iki demeç verse tavrın ne olacak?

Kulüplerin ve Futbol Federasyonu’nun basiretsizliğini fırsat bilip, spora müdahale etmeyi kollayan siyaset yüzünden orada bulunduğunu biliyorum sayın savcı. Varlığın zaten siyasi bir yapılanma iken, sen nasıl statlarda bizi izleyeceksin?

“Varlığım siyasi nedenden ötürü,” diye kendine soruşturmayı açar mısın, burada ne işim var diye?

Tansu Yalkın

Popüler kültür insanıyım, o zaman bilirkişiyim

Geçen hafta bir programdaydı Gani Müjde. Bilirkişiydi, konuşuyordu senaryodan, dizilerden, televizyonculuktan, mizahtan, yazmaktan. Zannedersiniz ki Türk televizyon tarihinin en iyi dizileri, filmleri elinden çıkmış.

Bir dönem yenilikçi olup -özellikle mizah alanında- ünlenmiş kişiler, hala piyasada. 90’lardaydı sarhoş taklitlerine gülmeler, dil sürçmelerine kahkaha atıp, ciddi bir sohbete kulak misafiri olurken, yanlış anlayıp bunu cinsel ilişki konuşması olarak algılamalar. Levent Kırca, Nejat Uygur gibi efsaneler, 2000’lere bu yüzden taşınmadı. Teknoloji gibi, mizah anlayışı da hızla değişiyor, gelişiyor. Adapte olursan ne ala, olamazsan güle güle…

Peynir Gemisi o dönemin en iyi mizah yazılarını barındırıyordu. 36 program ve dizide imzası oldu. 12 kitap, 6 sahne gösterisi, 3 film, 2 Tiyatro oyunu, yazdı. 6 program sunuculuğu ve 17 ayrı kurumda yazı yazmış birisi olarak şu an için 53 yaşında olan Gani Müjde’nin ne kadar verimli olduğu ortada. Düşünün ki, dünyadan ve yeniliklerden haberdar olmak için hem okuyacaksınız, hem izleyeceksiniz, hem kendinizi geliştireceksiniz, hem de yazacaksınız… Android olunsa bir nebze. Tükenmezkalem isminde yarattığı şirketinin üzerinden kazandığı kariyer, ün ve para.

Bayanlar Baylar, Selena, Pis Yedili, Harem gibi başlıca işlere imza atan; Arabesk kendi döneminde tuttuğu için, Kahpe Bizans gibi bir örneği yazan kişinin bu kadar el üstünde tutulması ilginç değil. Sadece popüler kültür ve alt kültüre hizmet eden bir kişi olan Gani Müjde’nin Amerikan ve İngiliz komedi dizilerini övüp, “Türkiye’de böyle işler yapmanın imkanı yok,” demesi biraz ilginç. İlginç çünkü kendisinin duran saat misali, bir kaç kaliteli işi var; ilginç çünkü kaliteye dair bir çabası dahi gözlemlenebilmiş değil.

Türkiye’de yabancı diziler gibi işler çıkartmanın imkanı yok,” diyorsa bir insan ve bunu da Gani Müjde gibi piyasada ismi olan birisi diyorsa, bu demektir ki, “Ben de yapabilirim ama yapmıyorum/yapamıyorum/yaptırılmıyorum,” ya da “Türk insanının zekası bu tür işleri kaldırmaz.”

Direniş zekası bize gösterdi ki, kimse aptal değil. Gani Müjde’nin dediği gibi o diziler, projeler yapılamaz, izlenemez durumda hiç değil. Gençler alternatif şeyler arıyor ve kanallarını yaratıyorlar. Sadece o ve onun gibiler bizlerin zekasını küçümsercesine yazmaya devam ettiği ve alternatifler üretmediği sürece, bunun yapılamaz olduğu varsayımı ortada duracak.

Gani Müjde ilk zamanlarda piyasa da yer edinmek, kabul görmek ve süreklilik sağlamak açısından pek çok piyasa işi yapmış olabilir. Piyasa ismi olmadığı için iyi işleri okunmadan çöpe atılmış ve yok olmuş benim gibi ümitsiz senarist dolu ve yeni kişilerin çok az alternatifi var. Bunlardan birisi de, piyasa işi yapmak ve okunması için dua etmek. Çünkü yeni senaristlerin amacı, iyi iş çıkartmak için, önce piyasa işleriyle piyasaya adım atıp kendini kabul ettirmek. Sistem bu.

Türkiye’de Amerikan İngiliz dizileri tadında dizilerin çıkması değil ilginç olan, zamanında Peynir Gemisi zekasını ortaya çıkartmış bir zekanın, para/şöhret büyüsüne bu kadar kolay kapılıp ardı arkası kesilmez şekilde popüler kültür dizileri/filmleri yazıp, “Türkiye’de iyi iş yapılamaz,” noktasına gelmektir. Bu, ya işin kolaycılığına kaçmaktır ya da ortada Peynir Gemisi zekası hiç olmamıştır.

Popüler kültür insanlarının bilirkişi gibi davranmasına izin verdiğimiz sürece, o şekilde yönlendirilip, o şekilde yönetilmek kaçınılmaz sonumuz olacak. Gerçek bilirkişileri ise asla tanıyamayacağız…

Tansu Yalkın

Dirilişe Dair…

Her şey çadırlarında uyuyan 50-60 kişiye sıkılan gazla başladı. “Uyuyan ve hiçbir şey yapmayan halka sıkılan gaz,” ani baskın(-lar).
Polisin bir grubu nasıl güç kullanmadan dağıtacağını bilmediği için ellerine verilen biber gazlarını her fırsatta kullanması sonucu vicdanlar artık sızlamaya başladı. Çünkü onlar sadece uyuyordu ve bir gün uyuyan vicdanlar uyandı.

Önce binler, sonra on binler ardından yüz binler ve bir gün milyonlar sokaklara döküldü. Bir meydanda başladı, şehirlere yayıldı ardından semtlere. Binlerce kişi sokaklardaydı, Başbakan her söyleminde eli arttırdı ve her söylemin ardından binlerce kişi gerildi. Alkol düzenlemesinin ne demek olduğunu bu halk biliyordu çünkü. Metroda “ahlak kurallarına uyunuz,” uyarıları, antrenmandan çıkmış ve şort giydiği için otobüste sıkıştırılmış sporcu kızı, başbakanın oğlunun ehliyetsiz araba kullandığı için ölümle sonuçlanan bir kazaya sebebiyet vermesi, gemicikler, tiyatroda sakız çiğnediler, internet sansürü, vergiler, vekillerin spor yorumculuğu, kürtaj, kadınların fişlenmesi, dekolte giyene tecavüz ederler söylemleri, her gün gazetelerde en az iki tane olan tecavüz haberleri, çocuk gelinler, 3. köprü, iki ayyaş yakıştırmaları, medyanın ellerinde olmasına rağmen yapılan mağdur edebiyatları, hapiste yatan gazeteciler, barış süreci adı altında yapılanlar, eğitim sisteminin değiştirilmesi, Reyhanlı saldırısı ve başbakanın kendi evinde yangın varken Amerika’ya gidişi ve daha ses çıkartılmayan yüzlerce şey.

Bugünlerde yaşananlar bir birikim sonucudur, “artık yeter,” demektir.
Hükûmetin, “Gaz sıkarız, kaçışırlar yine ve biz işimize bakarız,” diye düşünüldüğü çok açık, beklemedikleri ve bizleri fark etmedikleri belliydi. Ses çıkartmadıkça, “vuralım enselerine, alalım ağızlarındaki lokmayı,” dendi. Keriz yerine konulduk ve başbakanın söylemiyle çapulcu.

Şimdi soruyor bazı kesimler. “Bu işin altında kimler var?” diye. Karanlık güçlerin işi diyor, bazıları. Bu soruları sordukları sürece cevabı bulamayacaklar zira olmayan bir şeyi arıyorlar. Bu karanlık güçlerin yönettiği bir duruş değil, karanlıkta kalan vicdanların aydınlığa çıkışıdır sadece. Evinde olduğu için, vicdan azabından uyuyamayan; “keşke meydanda olsaydım da o biber gazını yiyenlerin yanında olsaydım,” diye pişmanlık içinde olanların duruşudur. Meydanlardan eve döndüğünde, “dönmesem daha mı iyi yapardım,” diye kendi kendine soranların, uyuyamayanların kendine gelişidir. Vicdanların, ertesi gün “git, git, yine git,” diye çırpındığı ve vicdanını dinleyen insanların dirilişi.

Olayların bu kadar büyümesine sebep, başbakanın her söyleminde el arttırmasının yanında polisin orantısız güç kullanımı elbette. Vicdanları harekete geçiren işte bunlar. Taşsız, sopasız silahsız insanlara yapılan gazlı, coplu, tomalı saldırılar. Daha önce kaçıştığımız için miydi bu cesaret? Yoksa bu durum işinize mi yarıyor? Amacınız iç savaş mı çıkartmak? Neden “Biz bu olaydan sonra, demokrasinin ne demek olduğun anladık, tüm halkımızdan özür dileriz,” denmiyor.

Diriliş sırasında yapılan açıklamalarda, kibirin aklın önüne geçişine şahit oluyoruz. Medyanın satılmışlığını görüyoruz, mesleğine saygı duymayan insanların varlığından tiksiniyoruz, en büyük darbeyi korkaklardan yiyeceğimizi biliyoruz, polisin insanlık dışı tutumuna şaşırıp kalıyoruz, ortamı yumuşatıcı tek bir kelimenin edilmemesinden hoşlanmıyoruz, inatlaşmaya, semtlerde gerçekleşen tepkilerin toplamının milyonlarını aşmasına rağmen küçümsenmesine hayret ediyoruz. AKP’li olanlar ve olmayanlar diye kutuplaştırılmaya karşı çıkıyoruz. “Ben de bir milyon insan toplarım,” dendiğinde takım tutan fanatik taraflar gibi bağnaz tabana çağrı yapıldığını ve aynı gece bazı kesimlerin polisle yan yana olduklarını biliyoruz.

Çapulcuyuz ama görüyoruz ve farkındayız. Tek fark, artık sesimizi çıkarıyoruz.
Vicdanlarımızın olması gücünüze mi gitti?..

Tansu Yalkın

Bizim Ünlülerin Halleri’nden bir hikaye…

Özgür Aras, ‘Bizim Ünlülerin Halleri’ isimli kitabının kapak tasarımı için tasarımcı aradığını twitlediğinde ne de mutluydu ve çokça umutlu. İletişimleri sırasında Özgür Aras mailinde, “Ben istedim ki yeni isimlerle bir şey yapıyım. Benim yaptığım iş sonrasında da yeni işbirliği yaptığım arkadaşıma benim hizmet verdiğim çevreye referans olabileyim,” demişti, harfine imlasına dokunmadan.

Para yok belliydi ama sonrası için bir ümit. Eğer olursa, eğer onunkini seçerse, eğer, eğer eğer. CV’sinde şık durabilirdi, hatta sonrasında yolu açılabilirdi. Boru mu, Özgür Aras, ünlülerin menajeri. Kendinden Özgür ArasPR diye bahsediyor, kim bilir ne işler gelebilirdi ufaktan başlayarak. Kendi gibi bildi Özgür Aras’ı, güvenilir.

Çalışma üzerine sorular sordu, cevap gelmedi. “Olsun,” dedi. Yoğundu demek, yoksa cevap verirdi elbet. Altı gün sonra ilk mailde verdiği minik bilgiler doğrultusunda dört tane eskiz çalışma yolladı. Nasılsa revize gelecek ve içlerinden birisini beğendiğinde ayrıntısına gireceklerdi.

Bekledi, bekledi ve bekledi. Özgür Aras ona hiç geri dönmedi. Tam, “Demek tasarımım beğenilmedi,” derken bir twit attı Özgür Aras. Kitap çıkmak üzereydi ve bir link verilmişti, hemen tıkladı, hevesle, belki de onun tasarımıydı, haber verememişti.

http://www.babakus.com/index.php?Babakus=flash&id=36745&page=1

Ama linki açınca bir de ne görsün, yolladığı 3. eskizin çok çok çok ama çok benzeri karşısında. Birisi dese ki, “çalmışlar,” “hayır,” derdi. Çünkü o resimleri biraz daha küçük kullanmış, Özgür Aras’ın resmini ortalamış, fontu daha uçarı yapmıştı ama renkler, resimlerin kullanımı çok ama çok benzerdi. Ah bir de Özgür Aras’ın çalıştığı tasarımcı, Özgür Aras ismini kitabın isminden daha büyük yazmıştı da kitabın ismini minicik. Ne bilsindi şapşal tasarımcı, yazar isminin kitap isminden çok daha büyük yazılacağını. Demek acayip ünlü bir şeydi bu Özgür Aras, bilememişti.

Bir şey yapamadı. Üzüldü. Magazine yaysa olmayacaktı, mahkemeye verse kazanamayacaktı. “Esinlendim kardeşim, kime ne,” dese ne yapabilirdi. Tasarımcı acizdi.

Oysa ki beklemişti. “Yaptığın çalışmalardan 3.sünü beğendim onun üzerine gidebiliriz, bir de resimleri büyütüp yollasan, alternatifli baksam nasıl olur? Ha bir de, ismimi kitap isminden çok daha büyük yaz, ben öyle bir insanım çünkü,” dese olmaz mıydı? Ne vardı esinlenecek, ne vardı çok çok çok ama çok benzer bir kullanım yapacak. “Bari resimleri sepia filan yapsalardı, bari iki filtre uygulasalardı da benzemekten çıkartsalardı,” diye düşündü. “Ah,” etti fakir avuntusu yaparak.

Bir kitapçıda kitabını inceledi. Ünlülere dair tespitlerle doluydu kitap ama bir eksik hemen gözüne çarptı. Özgür Aras’a bir mail attı, eksikliği giderip, 2. basımında revize edip eklemesi için.

“Ünlüler, çalmaz. Esinlenir…”

Bu bilgiyle, Bizim Ünlülerin Halleri isimli kitap, tam olacaktı çünkü, kendisi de bir ünlüydü ve Özgür Aras çalmamış, esinlenmişti… Bu da kitapta geçmeyen bir başka ünlünün haliydi.

Tansu Yalkın
Resimler için:
http://tansuyalkincizimhane.wordpress.com/2013/04/29/bizimunlulerinhalleri/

Sinpaş Altın Oran Reklamı ve Kadın

Reklamlarda pek çok seksist yaklaşımla karşı karşıyayız. Kadın ve ona biçilmiş görevler, temizlik malzemelerinden, ped reklamlarına kadar… Bunun bana göre en abartılı gösterimi Sinpaş Altın Oran reklamında karşımıza çıkıyor. Reklamı bilmeyenler, http://vimeo.com/63949587 izleyebilirler.

Bir milletvekili adayı, ev halkına adaylığını açıkladığında ev halkı bir soru soruyor. “Biz Ankara’da ne yaparız?”
Milletvekili adayı açıklıyor.
“Kızım sen, iki adımda kayağa gideceksin,” “Oğlum sen iki adımda meydanda konsere gideceksin,” derken bunları biraz abartı bir çocuksuluk ve hareketlerle destekliyor. Gerçek milletvekillerinin gençleri nasıl gördüğüne dair bir ayna tutuyor bizlere.

Ama reklam daha bitmedi.
Anne, eşine beklentili şekilde soruyor çocuklarını bir kenara atıp, Asıl ben ne yapacağım bey?” Milletvekili adayı belki de reklam tarihinin en seksist yaklaşımıyla anlatıyor, “Sen ancak busun, bundan öteye de gidemezsin,” dercesine.

“Sen de iki adımda butik alış veriş merkezine gideceksin,” ve takıyor hayali çantasını koluna, abartı bir kadın taklidiyle kırıta kırıta tüm kadınların taklidini yapıyor, karısı üzerinden. Eşi ise, ellerini memnuniyetle çene altında birleştirip eşine hayran hayran bakıyor. Çünkü kadın, sadece reklamcı için, Sinpaş için değil, Türkiye geneli için bundan öteye gitmiyor. Kadın alış veriş yapar ve bundan memnun olur, kocası bu imkanı ona sağlarsa hayran hayran ona bakar.

Okuyan, eğitimli, meslek/iş sahibi kadınları görmezden gelerek kadınlara ne olduğunu söylüyor reklam. Gerçek bir milletvekili portresini de farkındasızlıkla bize göstermiş oluyor.

İnsan ister istemez, Sinpaş Altın Oran’ın vaat ettiği komşu tipine “Bana uzak Allah’a yakın olsun,” diyor.

Tansu Yalkın

İnternet Reklamcılığı

Ajanslar ve onların art direktörleri, kreatif direktörleri otomatiğe bağlamış gidiyorlar. İnternet reklamcılığı “Ben, beni oku, beni gör, benden kurtulamazsın, yine ben,” mantığında süregidiyor.

Bir siteyi açıyorsun, tam habere tıklayacaksın ama mümkün değil. Çünkü ajans siteyi açar açmaz ekranı dondurmuş, kendi reklamını koymuş. Saniyeler boyunca o animasyonu izleyip bitmesini bekliyorsun. Sitenin tepesinde bir banner, mause yanlışlıkla oraya giderse, aynı terane tekrar edip duruyor ve ziyaretçinin algısına tecavüz ediliyor.
Reklamı kapatma butonu bile yok. Sıkılıp oraya buraya tıklarsanız, ürünün sitesinde buluyorsunuz kendinizi. Ajanslar da müşterileri kandırıp, yalan söylüyorlar. “Hazırladığımız reklamdan, sitenize bu kadar ziyaret geldi. Çok başarılıyız.” Müşteri bilmiyor ki, açılan o yeni sayfayı, daha site açılmadan kapatıldığını.

Site yöneticilerinin ise canına minnet, onlar zaten hiçbir şey bilmiyor. “Reklam olsun, para gelsin,” dertleri bu.  Ajansların derdi de, “Baaak, işte biz böyle atraksiyonlu reklam yaparız,” tatmini. Ziyaretçi, ajans mastürbasyonunu izlemek zorunda bırakılırken, üründen tiksindirtme/müşteriye antipatik gözükme durumunu kimse düşünmüyor.

Peki ya videolar?.. İzleyeceğin haber 22 saniye ama öncesinde 45 saniye reklam videosunu dayıyorlar. Bu reklamlar, bilgisayarın sesini makul seviyelerde tutmana rağmen,  sesler 2-3 kat arttırılmış şekilde karşımıza çıkıyor. İş yerindeysen durum beter, kulaklığın takılıysa kulakların yandı, gece yarısından sonraysa etrafa yayılan ses ve “Ne oldu paniği”. Bunları düşünen yok, biz reklamı verdik, işimiz bitti.

Kimse gösterilen reklamın ne olduğunu bile bilmiyor. Gözler kapatma butonu arıyor, sesi nasıl kısacağını düşünüyor, bin bir küfür ve ardından ulaşmak istediğin habere/bilgiye ulaşıyorsun ve haber de beklentiyi karşılaşmazsa (ki, manşet ve içerik arasındaki uyumsuzluk Türk internet anlayışının başka bir sorunu) iyice sinirleniyorsun.

Müşteri cahil, marka geleceğini ajansa teslim etmiş şirketlerin çalıştıkları ajanslar bu cehaleti fazlasıyla kullanıyor ve müşteriyi sömürüyor.
Müşteri cahil, ancak “benim fikirlerimi yapacaksınız,” diye ajansları ciddi şekilde yönlendiren şirketleri de, bilgilendirmek istemeyen ajanslar (kendi bilgileri ne kadar ki) müşteri kaçacak (cukka) korkusuyla kötü işlere seve seve imza atıyor.
Site editörleri, zaten belli. Öyle bir noktaya geliniyor ki, bazen reklamlardan, site içinde aradığın basit bir linki bile bulamıyorsun ve bir süre sonra ziyaretçi o siteden vazgeçiyor.

Çözüm mü?
Video reklamlarındaki çözüm, TV’de yayınlananların aynısını koymak değil, internet için başka versiyonları çekmek olmalı. Kişiler/ajanslar kendi egolarını tatmin etmek yerine, daha iş bilir tavırlar içine girmeli. Reklam kabul eden sitelerin editörleri, ucuz diye değil, eğitimli oldukları için işe alınmalı. İnternet reklamcılığı çala kalem değil, ciddi analizler sonucu ortaya çıkartılmalı.
Çok mu zor? Evet zor, çünkü herkes kendi cukkasında. “Böyle gelmiş, böyle gider,” düzenini kimse değiştirmek niyetinde değil.
Ama şu gerçek, internet reklam payları ciddi oranlara çıktı ve ajansların silkinip kendilerine gelme dönemi çoktan geldi de geçti.

Tansu Yalkın

Facebook Tasarımcı Fotoğrafları

Objektife yakın poz vermek
Yüz, maksimum derecede objektife yaklaştırılır ve gözler belertilir. Yüzde şaşırmış bir ifade varsa, yaratıcılığın dibidir. Şaşırmış yerine sırıtkan yüzlere de denk gelinebilir.

Şebelek foto
Bir maske, uzun kulaklar, şeytan boynuzları, yanıp sönen ışıklı şapka/taç, amca şapkası, eski bir güzlük vs  giyilip takılarak verilen pozlardır. Bu pozlardaki yüz ifadeleri, ezik, şaşkın, çapkın bakışlı ifadeler olursa siz bir tasarımcısınızdır artık, mezun olmanıza bile gerek yok.

Yarım yüz foto
Bu fotolarda yüzün tamamı alınmaz. Yarıdan itibaren kesilir ve üstünde bazı photoshop oynamaları da yapılırsa, karizmatik olduğunuz kadar, tasarımcı kimliğinizi de yansıtmış olursunuz.

Kontrast foto
Yüzün bir yanı yoğun ışık alırken, diğer yan tamamen karanlıkta kalır. Yarım yüz fotolarının kardeşidir. Yoğun ışık, yandan verildiği gibi alttan veya üstten de verilebilir, yaratıcı ışık oyunları yapılır.

İş yaparken dalmış gibi çekilen foto
Çalışkanlığın ve verimliliğin simgesidir. Bir tasarımcı iş yaparken dalıp gider, objektifin kendisine yaklaştığını bile fark etmez ve bir bakmışsın profil fotosu oluvermiş.

Vesikalık foto
“İşte böyle dalga geçiyorum bu ortamla. Hem komiğim, hem bakın cesaretliyim hem de kimsenin yapamadığını yapıyorum,” demektir.
Tasarımcı olarak pişilmiştir, hatta kişiyi ateşin üzerinden artık çekmek gerekir, yanma aşamasına gelmiştir.

Tip tip sıtırılan foto
Kendisiyle gurur duyar gibi ama dalga da geçer gibi, 32 diş ortada komik ifadeli fotolardır. Genelde siyah-beyaz olsalar da renklilerine de denk gelinmiştir.

Retro foto
Kah 90’lar, kah 80’ler ve hatta kah 1900’lerin başlarına ait fotolar fotolardır bunlar. Kimsenin bilmediği ilginç gibi olan bir cisim (ki bu fotonun altına, “işte bundan istiyorum ben,” diyen kızların yorumları vardır) veya eski bir şehir silüeti profil fotosu yapılarak tasarımcı kimlik sergilenir. Ben kimsenin bilmediğini bilirimin yanı sıra bu tipler çekingen gibi de dururlar, yüzlerini öyle sıklıkla ifşa etmezler.

Yüzü az bilinen ünlü fotosu
Retro foto’nun kardeşidir. Genelde siyah beyazdır. Bir film karesinden seçilmesi yeğdir ki kişinin kim olduğuna dair öngörüler zorlaşsın. Böylece Retro Foto’da ki gibi “bilinmeyi bilirim, ilginç olmayanı ilginç kılarım,” tavrı vardır ve tasarımcı dediğin tam da budur.

Resimleri hafif sepia tonuna çevirmek, Instagram filtreleriyle 60’lar-70’ler havasını estirmek; siyah beyaz fotolarda kotrastın dibine vurmak gibi oyunların yanı sıra, eski çizgi film karakterleri ya da çalakalem çizilmiş ama ilginç gibi de duran normal insana göre iğrenç, kötü ama tasarımcı için ilginçlikler barındıran çizimler tercih sebebidir.

Bir tasarımcının olmazsa olmazıdır değişik gibi duran tırt foto.
Tasarımcı, “Adasdas marka taklit ayakkabıyı Apaçi’de görünce gülen, kendi giyince tarz yaptım,” diyen kişidir, unutmayın.

Tansu Yalkın

Bakanlar ve Rakamlar

Saygıdeğer Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “800 TL büyük para. Geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz” diyor ardından bir diğer saygıdeğer Bülent Arınç, bir başka saygıdeğer kişi olan Hakan Şükür’ün yorumculuktan aldığı parayı açıklıyor. Haftada 14bin. 800 TL büyük para ise, 56bin TL nedir?

Bu, 70 kişinin emekli maaşı toplamı demek. Günlük 35 TL çalışanın yanında (800TL/22 iş günü), her gün yapmadığı iş için günlük 2.545 TL (56.000/22 iş günü) alınması demek.

Peki ya milletvekili maaşları genel istatistiklere göre ne demek?
Türkiye’de 4/A kapsamında çalışan 12 milyon kişi günlük ortalama 50 TL kazanıyor. Bu rakam içerisinde yer alan 5 milyon asgari ücretlinin ise günlük ortalama kazancı sadece 25.8 TL ile sınırlı kalırken, milletin asiline göre vekilinin kazancı günlük ortalama 433 TL düzeyinde. Yani bir milletvekili günlük olarak asgari ücretliden 17 kat, ortalama bir gelire sahip olan bir çalışandan ise 9 kat daha fazla kazanıyor. Maaşların milli gelire oranı ise %56 dolaylarında. Emekliliklerinde yaş sınırı olmayan milletvekillerimiz ayrıca emekliliklerinde 6 bin TL bonus alacaklar.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin ise Türkiye’de (İstanbul’da değil, bir semtte hiç değil) sokakta yaşayan çocuk sayısını sadece 24 olduğunu açıklamıştı daha üç gün önce ve yedi ay önce de bu rakam resmi olarak 42 bin, gayri resmi 200 bin dolayındaydı. http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=368588

Saygıdeğer bakanlarımızın rakamlarla arası iyi olmadığı açık, halka neyi nasıl hissettiriyor farkında değiller. Halka karşı orantısız rakam kullanımı demektir bu.

Tansu Yalkın

Olimpiyat, umuttur…

Her dönem yılmadan aday olan bir şehir ve İstanbul Olimpiyat için bu sefer favorilerden birisi. Destekliyor ve şehir halkı olarak çoğumuz destekliyoruz, çünkü çok şey değişebilir; bir umuttur yaşatan insanı.

Mesela, saha içi sporcu güvenliği sorunu değişebilir. Böylece dayak yememek için üzerine doğru koşan kişileri alaşağı eden sporculara ceza vermeyiz.
Milyon dolarlık oyuncuları alıp, onları ‘kumun üzerine çim dökmüşsün gibi duran’ sahalarda oynatmamayı öğrenebiliriz.
Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olan, seyircisiz maç izleme cezası kadınlara çektirilirken, aynı kadınlar aşağılandıklarını, ikinci sınıf vatandaş görüldüklerini idrak edip bir şeyleri değiştirebilirler.
Fanatik olmayan, sporu seven bireyler yetişebilir. Mesela bir futbol takımı tur atladığında Facebook’un duvarına yazanlar, Vakıfbank Kadın Voleybol Takımı Avrupa’nın en büyüğü olurken de aynı duyarlılığı gösterirler ve hatta “Vakıfbank’ın takımımı var ki?” diye cümleler kurmazlar.
Kim bilir, sporun mücadele olmasının yanı sıra bir oyun, bir zevk olduğunu idrak eder, yenildiğimizde kutlamayı öğrenebiliriz.
Spor gazetelerimiz, 100 kelime ile haber yapmaktan vazgeçebilir, müsabaka sonrası yönetici beyanatları popülist söylemler içermez.
Dünya sporcularını görünce eğitime önem verip hem sporcu hem eğitmen yetiştirmeye başlayabiliriz.

Bursa’yı taraftarın bile hayalini kuramadığı şampiyonluğa taşımış Ertuğrul Sağlam görevinden ayrılmak zorunda bırakılmaz, çok zor şartlarda çalışıp belli bir istikrar yakalayan Rıza Çalımbay’a “istifa” diye tezahüratta bulunmayız. Bir önceki sezon alt ligden çıkmış Kasımpaşa teknik direktörünün ligin 5. haftasında, 3. sıradayken görevine son verilmez. Tüm kulüpler hedeflerini doğru seçip, planlamasını düzgün yapmaya başlar. Halter, güreş vs federasyonlarımız iç çatışmalarını bırakıp dünyaca ünlü sporcu yetiştirmeye başlayabilirler. Kulübü borç batağına saplayıp Avrupa’ya gidememesine sebep olanlar federasyon başkanı olamaz. Yöneticiler, profesyonellerden oluşur.

Belli mi olur, belki de insanlarımız artık medeni şehirlerdeki gibi saygılı olmaya başlar. Kırmızı ışıkta geçmez, kaldırımlara park etmez, ulaşım ucuzlar, bir yerden bir yere gitmek için dört vesait değiştirilmez, metro hatlarımız yerin altını örümcek ağı gibi sarar, otobüslerimiz zamanında kalkar.
Kim bilir, sporcu kadınlarımız antrenmandan çıktıklarında şort giydi diye otobüste/yolda tacize uğramaz, alt yapı gelişir, engelli insanlar şehir içinde rahatça dolaşır, şehirde nefes alacağımız yeşil alanlara AVM inşa edilmez ve büyük parklar yapılır.
Olimpiyat döneminde gazetecilere bedava olacak internetin faturası ve alt yapı çalışmalarının parası vergilerle çıkarılmaz.

Böyle bir ülkeye/şehre olimpiyat verilir mi demeyin, “sporu değil, taraftar olmayı seviyoruz,” da demeyin. Hiç belli olmaz, belki de insan gibi yaşayamadığımız ülkemizde/şehrimizde, 2020’den sonra insan gibi yaşar, bu adımı ilk sporla atarız.
Umudunuzu kaybetmeyin.

Tansu Yalkın

Abdullah Avcı kafadan gidemediği için, biz de Brezilya’ya gidememiş sayıldık…

Yazıyı yazacaktım, baktım başlık her şeyi açıklıyor.

Not: Bakınız, oyuncu değişiklikleri…

Tansu Yalkın